Monthly Archives: Aralık 2012

Bombay, Hindistan.

Standard

29 Aralık 2012, Cumartesi.

DSC00790

DSC00794

DSC00767

Elephanta adasından manzaralar.

Sabah kahvaltısından sonra akşamüzeri için Goa’ya gidecek otobüs biletimi ayırtıyorum. Çok fazla beklemek istemediğim için bu sefer ayarladığım otobüs yataklı olmasına rağmen diğer bindiklerime göre daha eski. Bileti kesinleştirdikten sonra dünden yapamadıklarımı yapmak için kolları sıvıyorum. Kabir’in buluşma teklifini nazikçe reddedip, India Gateway’den bir feribota atlayıp Elephanta Adası’na gidiyorum.

Yol bir saat kadar sürüyor. Elephanta adası UNESCO tarafından koruma altına alınan mağaraları ile meşhur. Mağaralara kadar olan uzun yol, sağlı sollu hediyelik eşya satıcıları ile dolu. MS 450 – 720 yılları arasında yapılmış bu mağaralara girmeden önce bir maymun tarafından tartaklanıyorum! Doğru duydunuz! Elin maymunu gelip beni resmen tartaklıyor. Elimdeki paraları cüzdanıma koymaya çalışırken ben yanıma kadar gelip oturan maymun, bir umutla yiyecek bir şeylerim vardır diye bir elime, bir gözlerime bakıyor. Ben elimi gösteriyorum.  Bu süreç bir iki üç dakika böyle devam ettikten sonra sıkılan maymun eliyle bana vurup gidiyor. Çevrede bizim fotoğrafımızı çeken Asyalı turistler kadar ben de duruma şaşkın, gülüyorum.

5-6 tane mağaradan oluşan bu bölgeyi en meşhur kılan üç başlı Shiva heykeli. Shiva’nın bu üç başı aynı zamanda da üç özelliğini temsil ediyor: yok eden, yaratan ve koruyan. Mağaralar arasında dolanıp taş işlemeleri inceledikten sonra biraz adadaki göller arasında dolaşıp dönüş feribotuna biniyorum.

Şehre geldikten sonra daha önce bir kere deneyip başarılı olamadığım Dharavi gecekondu mahallesini görmek için yerel trenlerin yolunu tutuyorum. Churchgate tren istasyonuna doğru giderken, farklı bir şey yapıp bu sefer şehrin seslerini dinlemek yerine kulaklıklarımı takıyorum. Şehrin bütün havası bir anda değişiyor. Sağlı sollu sizi içeri çekmeye çalışan “Hello madame”cılardan ve üzerinize atlayan dilencilerden geriye sadece Hauschka albümleri kalıyor. Diyorum, ben bunu daha önce neden düşünemedim? Trenlerde bu sefer sadece kadınlara ayrılmış vagonları kullanıyorum. Bu vagonlar hep daha az kalabalık oluyor ve hemcinslerim garip bir şekilde aralarındaki yabancıyı kolluyorlar.  Kırk dakikalık bir yolculuk sonrasında ilgili durağa gelip biraz yürümeden sonra dünyanın en meşhur (Slumdog Millionaire ve Danny Boyle sağolsun) ve en büyük gecekondu mahallelerinden Dharavi’ye geliyorum. Bombay nüfusunun yaklaşık bir milyonluk bir kısmı burada yaşıyor.

Sonrasında yine hostele dönüyorum ve otobüs saatimi beklemeye başlıyorum. 18:45’teki otobüs yolculuğum tam tamına 16 saat sürecek. Düşündükçe tüylerim diken diken oluyor.

28 Aralık 2012, Cuma

Sabah erkenden uyanıp hostelin bilgisayar odasında Goa için biletlere bakıyorum. Otobüslerde yer olmasına rağmen, otobüs seçeneklerini es geçip akşam 10’daki trenlerden birine bekleme listesinden adımı yazdırıyorum.  Bir önceki günün bitmek bilmeyen yürüme maratonun izleri ve çoğu yeri zaten gördüm hissi ile ağırdan almaya karar veriyorum her şeyi gün içerisinde. Kötü çalışan kablosuz internet bulabildiğim cafe’lere gidip kahveler içiyorum, dondurmalar yiyorum. On beş gündür beslenme düzenim ve hareket etme tempom çok fazla değiştiği için hızlıca kilo verdiğimi fark ediyorum.  Bu bir anlamda iyi olurken, bir anlamda da kötü tabi. Daha önümde yollar uzun, ben de gidip ilk gördüğüm yerden kendime bir (hatta iki) çikolata alıyorum. On beş gündür ilk defa! Bünyeye fazla gelen seratonin sonra bütün gece etkisini fazladan sırıtma şeklinde gösteriyor.

Yerel trenlerden birine binip şehrin öbür başına kadar gidip geri dönüyorum. İnsanları izliyorum, dinliyorum. Trenlerde oyun kartı oynayanları, saçını tarayanları, uyuyanları, telefonla konuşanları, bir şeyler satmaya çalışanları, kitap okuyanları… Bu yolun en çok sevdiğim özelliği bir yere yetişme derdi olmadan, sadece orada olmak istediğiniz için anları yaşayabilmeniz herhalde.

Akşamüzeri şans eseri kahve içmek için oturduğum yerlerden birinde Diego ve Conny ile tekrar rastlaşıyorum, şehirler turistler için genelde küçük oluyorlar ya. Gece otobüsüne bilet aldıklarını ve tatillerinin sonuna kadar kalmayı planladıkları güney Goa’ya gideceklerini söylüyorlar. Orada buluşmak üzere sözleşiyoruz. Nasıl olsa, ben de yılbaşının karmaşasını Goa’nın kuzeyinde batılı particilerle geçirmektense, Goa’nın güneyinde deniz ve güneşin sakinliğinde geçirmeyi tercih ediyorum.

Hostele dönüp biletimi kontrol ediyorum, bu sefer bir önceki bekleme listesi deneyimim kadar şanslı değilim. Ne yazık ki bilet yok. Kabir’in de dediği gibi batılı olsun olmasın, çok fazla insan yeni yılı kutlamak için Goa’ya geçmeyi tercih ediyor. Bombay’da ister istemez bir gün daha kalıyorum.

27 Aralık 2012, Perşembe.

DSC00700

Gateway of India.

DSC00701

DSC00721

DSC00730

 

DSC00749

 

 

 

Trenlerden manzaralar.

DSC00737

 

DSC00733

 

DSC00735

Dhobi Ghat.

 

DSC00808

DSC00744

 

Bombay’da queen’s necklace olarak anılan bölge.

Sabah erkenden Bombay’a varıyoruz. Alman çiftle beraber aynı bölgeye yani şehrin güneyindeki meşhur Colaba bölgesine gideceğimiz için beraber bir taksiye atlayıp 150 RS’lik ücreti paylaşıyoruz. Ben şaşkınlıkla uyduruk Nokia telefonumu otobüste unutuyorum. Bir Anıl klasiği! Otobüsler ve taksilerde telefon unutmak! Neyse ateşim vardı, ona vermek lazım. Hindistan hattımın ilk açıldığı günde telefonu kaybetmiş olmak biraz canımı sıkıyor; çünkü burada eğer bir hat alırsanız açılması haftalar sürebiliyor. Özellikle de yabancılar için çetrefilli bir onay işlemi gerekiyor. Bölgeden bölgeye, şehirden şehire uygulamalar değişebiliyor. Benim şansıma, ben kartımı Udaipur’dan aldığım için, aktivasyon süreci sadece bir gün sürmüştü.

Colaba’ya vardıktan sonra direk Salvation Army’nin hostelden bozma yurduna giriyorum: Geceliği 250 RS ve bu ücrete sabah kahvaltısı da dahil. Kahvaltı sırasında Avustralyalı Tom ve İtalyan Federico ile tanışıyorum. Onlar da bu öğlen Gokarna’ya geçeceklermiş. Bir süredir Hindistan’dalarmış. Saati fark etmeden muhabbete dalıyoruz. Ben öğleden sonra bana şehri gösterecek olan Bombaylı Kabir ile buluşacağım; uykumu da aldığım için biraz ağırdan alıyorum her şeyi.

Daha sonra Colaba bölgesi için rehber kitabın önerdiği yürüyüş turunu yapmaya karar veriyorum. “Gateway of India” isimli devasa kemerden başlayan turu takip ederek geniş meydanlarda ilerliyorum. Yol üzerinde Ulusal Modern Sanat Müzesi, David Sessoon Kütüphanesi, Yeni Hindistan Sigorta Binası, St. Thomas Katedrali, Bombay Üniversitesi, Mahkeme Binası ve kriket sahaları ilgi çekici unsurlar oluyor. Özellikle kriket sahalarını görünce, geçen sene bu zamanlar Sydney’de Luis’le beraber beş gün süren Hindistan – Avustralya kriket maçını izlediğim aklıma geliyor.

Saat 15:00 gibi Kabir’le Taj Mahal Palace’ın altındaki Starbucks’ta buluşmaya karar veriyoruz. Çok Avrupai! Bombay’da diğer Hindistan şehirlerinde göremeyeceğiniz Amerika ve Avrupa yemek zincirlerini bulmak mümkün. Kabir, arkadaşı Azhari ile beraber geliyor. Bu iki adam da avukat, uluslararası bir avukatlık bürosunda çalışıyorlar. Muhabbete başlıyoruz. Gece yarısına kadar da bu muhabbet hiç bitmiyor. Bana kendi kültürlerini, ilişkilerini, hayatlarını, yaşam tarzlarını, kısaca Hindistan hakkında kolay kolay öğrenemeyeceğim her şeyi anlatıyorlar. Buna kadın-erkek ilişkilerinden tutun, aile ilişkileri, iş hayatı, toplumsal normlar… her şey ama her şey dahil. Aklı çalışan, objektif, kendi kültürlerine karşın son derece eleştirel, ama bir o kadar da sahiplenici bu iki adam ile beraber arada sadece mekanları değiştiriyoruz. Starbucks’tan kalkıp UNESCO tarafından koruma altına alınan meşhur Chhatrapati Shivaji Terminus yani Victoria Terminus’u ziyaret ediyoruz. Azhari’nin anlattığına göre bu görkemli tren binasına ilişkin bir efsane varmış. Melbourne’daki tren istasyonu yerine bu binayı yapmayı hedeflerlerken, mimari planları karıştırmışlar. Ama tabi doğruluğu tartışılırmış. Kendi meslekleri ve benim “eski” mesleğimle bağlantılı olarak yoldaki mahkeme binasına giriyoruz. Bana duruşma salonlarını gösteriyorlar. Şu anda tatilde olduğu için mahkeme, sadece belirli davalar devam ediyormuş. Her yer binlerce kağıt dolu ve kalabalık da çok az. İçerisi son derece kasvetli ve karanlık. Ütüsüz, üzerine iki beden büyük gelen eski takım elbiseleri içerisinde beyaz önlüklü avukatları çok kolay seçebiliyorsunuz. Kabir’in anlattığına göre, Hindistan’da bir konuda dava açarsanız o davayı unutmanız gerekirmiş, çünkü en iyi ve hızlı ihtimalle beş sene içerisinde sonuca ulaşırmış. Mahkeme binasından sonraki durağımız eski ve tarihi çarşılar oluyor. Her türlü eşyayı en ucuz fiyata bulabileceğiniz bu sıra sıra dizilmiş tekstil, baharat, plastik çarşıları kalabalığı ile sizi yormaya yetebiliyor. Biz daracık sokaklarda kendimizi kaybettikten sonra, daha farklı bir fikir çıkıyor. Hadi Dhobi Ghat’ı görelim! Dhobi Ghat şehrin biraz daha kuzeyinde ve 140 yaşında bir çamaşır yıkama tesisi. Buraya yerel trenlerle ulaşılabiliyor. Yarı otomatik birkaç makineyi saymazsak tamamen insan gücü ile çalışıyor ve her gün binlerce kıyafetin yıkanmasına ön ayak oluyor. Son derece sistematik ve hatasız şekilde işleyen bu oluşum, birçok prestijli üniversitenin araştırma kitaplarına da girmeyi başarmış. Köprü üzerinden insan ve çamaşır kalabalığını izliyoruz. Buradan birbiri arkasına sıralanmış sokak lambaları yüzünden “queen’s necklace” yani kraliçenin kolyesi olarak da anılan Güney Bombay körfezine geçiyoruz. Burada güzel bir İtalyan restoranında karnımızı doyurduktan sonra sahil kenarında oturup bizimkilerin “kış” olarak adlandırdığı sıcak esintiye kendimizi bırakıyoruz. Son durağımız ise benim konakladığım yere yakın bir yerel bar oluyor. 15 gün sonunda ilk biramı, meşhur Kingfisher’ı içiyorum. Gün artık sona ererken, hostelime doğru yöneliyorum. Ertesi gün yapılacaklar az da olsa, Goa’ya tren ya da otobüs biletlerinin alınması gerekiyor.

Reklamlar

Udaipur, Hindistan.

Standard

26 Aralık 2012, Perşembe

Zaman o kadar hızlı geçiyor ki buradayken, bir bakmışım göz açıp kapayıncaya kadar ikinci haftamı dolduruyorum. İki günden fazla kalmadığım şehirler, uzun süre uyuyamadığım otel yatakları: bütün hikayemin özeti.

Sabah erkenden Udaipur’daki  otel odamı boşaltıyorum. Sonrasında başlıyor yavaş tempoda geçecek bir günün ilk adımları. Her gördüğüm bankta oturup insanları seyrediyorum. Hiç acelem olmadan. Kitabımı okuyorum sakince. Rastladığım bir teras restoranda kahvaltımı yapıyorum, bir başkasında kahvemi içiyorum ve günün sonunu getirmeye çalışıyorum. 17:45’teki otobüsüme iki saat kala, otobüse bineceğim yere gitmek için bir rickshaw ayarlıyorum. Şansıma benimle beraber aynı yolu gidecek Alman bir çift de var: Diego ve Conny. Başka yabancılarla beraber olmak hep garip bir güven hissini de beraberinde getiriyor. Otobüs gelene kadar muhabbet ediyoruz ve Hindistan deneyimlerimiz paylaşıyoruz. Onlar da çok yorulmuş kuzey Hindistan’dan. Ve güneye, Goa’ya inmeden önce son bir durak olarak görüyorlar Bombay’ı. Benim ve birçok turistin yaptığı gibi. Şansımıza otobüsümüz konforlu ve bir önceki yataklı otobüslerime kıyasla daha yeni. Küçük kompartmanlar için polar battaniyeler de yerleştirmişler. On altı saat sürecek sakin yolculuk bu şekilde başlıyor ve aynı rahatlıkta bitiyor. Güzel bir uyku beni yol boyu kolluyor. Bünyeme akın eden antibiyotik yolu daha çekilebilir yapıyor.

25 Aralık 2012, Salı.

DSC00670

DSC00671

Saraydan detaylar.

DSC00662

DSC00685

Udaipur sokakları.

Sabah erkenden uyanıyorum. Şehri gündüz gözü ile görmek için yola koyuluyorum. Udaipur’un biraz bizim deniz kıyısı şehirlerinin merkezlerini andıran bir havası var. Hediyelik eşya dükkanları daracık inişli çıkışlı yolları süslüyor. Yollar temiz. Motor trafiği de şu ana kadar gördüğüm şehirlere kıyasla daha rahat. Pichola gölü şehre bugünkü popülaritesini kazandıran ana unsur olarak yer alıyor. Dilerseniz gölün hemen yanıbaşındaki saraydan kalkan küçük teknelerle bu göl üzerinde bir gezinti yapabiliyorsunuz; fakat ben bu opsiyonu es geçtim. Göl üzerinde iki tane küçük adacık da mevcut: Jagniwas ve Jagmandir adaları. Jagniwas adası daha önce 1983 yapımı Roger Moore’un James Bond’u canlandırdığı Octopussy filmi ile de beyaz perdeye taşınmış ve üne kavuşmuş Lake Palace Hotel’e de ev sahipliği yapıyor. Ne yazık ki otelde konaklamayanların otele girişi yasak.

Rajasthan bölgesinin en büyük sarayı olma özelliğini koruyan City Palace, Pichola gölü kıyısında çok geniş bir araziyi kapsıyor. Saray muhteşem konumu, mimarisi, işlemelerinin yanı sıra birçok farklı galeriye de ev sahipliği yapıyor. Ben bunlar arasından sadece saray müzesini geziyorum. Burada da daha önce gördüğüm Hint saraylarında olduğu gibi odalar ve avlular birbirlerini kovalıyorlar. Sarayda işlemeler ve duvarlara yapılmış minyatürler çok iyi korunmuş durumda. Dilerseniz müzeye ek olarak, 1877 yılında Maharana Sajjan Singh’in İngiltere’den sipariş ettiği nadide kristalleri “Kristal Galerisi”nde görebilir ya da 22 tane klasik antika arabaya ev sahipliği yapan “Araba Koleksiyonu”na da göz gezdirebilirsiniz.

Saraydan çıktıktan sonra yine göl kenarına yakın Lal Ghat bölgesinde yer alan Jagdish Tapınağı’nı ziyaret ediyorum. Bu tapınak ince duvar işlemeleri ile görülmeye değer. İçeride küçük bir tören devam ediyor. İlahi söyleyen amcalar ortamın havasını yumuşatıyorlar. Tapınak’tan çıktıktan sonra, hala çok fazla vaktim olduğunu fark edince, zaten denemek istediğim Ayurvedic olayına el atayım diyorum. Rehberde önerilen küçük merkeze girip Ayurvedic cilt bakımı ve vücut masajı yaptırmak istediğimi söylüyorum. Hani dünya turu yapıyoruz da, prensesliğimizden de ödün vermeyiz diyip kendi kendime gülüyorum. Cilt bakımı yarım saat, masaj ise bir saat sürüyor. Masajın son bölümünde yapılan sırt, omuz ve boyun masajı beni çoktan farklı diyarlara götürmeye yetiyor da artıyor. Sersemlemiş olarak bu küçük bakımevinden çıkıyorum. Bu sefer de gölün güneyine doğru yürümeye karar veriyorum. Epeyce bir yürüdükten sonra hayvanat bahçesine denk geliyorum. Şaşkın şaşkın himalaya ayılarını, geyikleri hapsettikleri duvarlara biraz göz atıp otelin yolunu tutuyorum. Otelde güzel bir yemek yedikten sonra, yarın gideceğim Bombay’daki ayarlamaları yapıp odama çekiliyorum. Üç haftadır iyileşmek bilmeyen bademcik iltihabım enerjimi de içten içe yemeye devam ediyor, o yüzden günü erkenden bitiriyorum. Yarın da şehirde biraz oyalanıp 16 saat sürecek bir otobüs yolculuğu ile (evet, ne yazık ki yine yaptım!) Bombay’a gitmeyi hedefliyorum. Bombay dinlediğim hikayelerden dolayı gözümü korkutuyor.

24 Aralık 2012, Pazartesi.

Bir önceki otobüs yolculuğu deneyimimden sonra bir yedi – sekiz saatlik yolculuğu daha gece otobüsünde geçiremeyeceğimi fark edince, saat 11:00 için Udaipur’a yani göl şehrine, gidecek bir otobüse bilet alıyorum. Yol boyunca otobüs, belediye otobüsü misali her köyde durup yeni yolcular alıyor. Bazen ayakta binen yolcular da oluyor. Bu şekilde saatlerce yol gidiyoruz. Kulağımda müzik olduğu sürece beni rahatsız eden yok.

Udaipur’a geldiğimizde hava kararmış. Rickshaw’lardan birine atlayıp şehir merkezine geliyorum. Sırayla otelleri geziyorum. Kalmak istediğim otellerin ya internetleri yok ya da odalarda interner çalışmıyor. Fiyatları da çok pahalı. En sonunda Minerwa Otel’de karar kılıyorum ve yerleştikten sonra soluğu terastaki restoranda alıyorum. Noel olması nedeniyle birçok yabancı turist de bu terası doldurmuş. Ben internet üzerinden işlerimi halletmeye çalışırken (ne yazık ki internet çok kötü) herkes bir araya gelmiş, Kingfisher biralarını tokuşturuyor. Dans edenler, şarkılar söyleyenler var. Bir süre sonra zorla beni de gruba dahil ediyorlar. Arkada Frank Sinatra çalıyor. İlk fark ettiğim çok fazla İsrailli olduğu. Özellikle askeri görevden sonra gezmek amaçlı gelen tek başına kadınlar var. Muhabbet ettiğim kızlardan bir tanesi askerlik yapmak yerine ulusal hizmet yapmanın da ülkede mümkün olduğunu söylüyor, eğer dindarsanız. Kendisi bu şekilde, ihtiyacı olanlara yardım ederek iki senede tamamlamış görevini. Avustralya’dan gelip Hindistan’da buluşan bir grup Avustralyalı da var. Zaten ortama gürültüyü ve neşeyi de bunlar katıyor.  Yeni Delhi’den başladıkları yolu Goa’da partileyerek bitirmeyi planlıyorlarmış. En son olarak da Amerikalı bir kızla tanışıyorum. O da uluslararası ilişkiler okuyormuş ve bölümlerinin özelliği bir seneyi profesörleri ile gezerek geçirmeleri imiş. Bu seneyi tamamen dünyanın farklı kültürlerini anlamaya çalışarak geçiriyorlarmış. Tanzanya’dan başlamış, Hindistan’a gelmişler. Güneydoğu Asya’dan sonra da Latin Amerika’ya geçeceklermiş. İçimden diyorum, biz de güya aynı bölümü okuduk da, okulla bağlantılı olarak en fazla gidebildiğimiz yer Cebeci’deki Siyasal’a yakın kahvehanelerdi! Artık terası kapama vakitleri geliyor, ben ertesi gün beni bekleyen tempoya alışmak için odama çekiliyorum.

Jodhpur, Hindistan.

Standard

23 Aralık 2012, Pazar.

IMG_2912

DSC00655

DSC00653

DSC00652

DSC00644

DSC00636

 

 

Beni evine davet eden Lalita’nın evinden manzaralar.

DSC00631

_MG_2881

Jodhpur’a “mavi şehir” de deniyor, bunun en temel nedeni evlerin birçogunun mavi ve tonlarında olması.

Gece beklediğimden çok farklı geçiyor. Rahat sandığım yataklı gece otobüsü, rahatlığın yakınından uzağından geçmiyor. Çünkü çok soğuk! Ben de diyorum niye herkes yatak döşek battaniye gelmiş. Gündüzlerin sıcağına kanmış ben, bütün gece camdan gelen ayazı yiyorum. Öyle bir an geliyor ki, perdeleri söküp üstüme örtmem an meselesi. Yarı uyanık, yarı uykulu bir sersemlikte birden otobüs duruyor ve hep beraber Jodhpur’da iniyoruz. Benim afyon daha patlamamış. Nerede olduğum konusunda hiçbir fikrim yok, daha da kötüsü erken gelmişiz! Saat 05:00! Jodhpur’un merkezinden uzakta yol kenarında bir büfenin önündeyiz, hava karanlık. En başta ne yapacağımı şaşırıyorum. Alternatifleri düşünüyorum: otel ayarlamamışım, bu saatte bilmediğim bir mekana gitmem ne kadar mantıklı olabilir? Olduğum yerde kalmaya karar veriyorum güneş yüzünü gösterene kadar. Gazete satan amcanın yanına taşa oturuyorum. Bir saat, iki saat, üç saat. Bu arada yaşlı bir amca geliyor, benim yanıma oturuyor. Herkes onunla dalga geçiyor, bacaklarına vurup kıyafetlerini çekiştiriyorlar. O gidiyor dilenci bir teyze geliyor. Beni dürtüp duruyor da oradaki şoförler imdadıma yetişiyor. Tam üç saat boyunca buz gibi gecede, kıpırdamadan gökyüzünü kontrol ediyorum sürekli, azcık da olsa renk değişimi var mı diye. Artık gün normal saatlerine ermeye, sokaklar hareketlenmeye başladığında ben de bir rickshaw’a atlayıp şehrin eski bölgesine gidiyorum. Şansıma henüz 100-200 metre yürümüşken rehberde önerilmiş konukevlerinden biri çıkıyor. Fiyatı şu ana kadar ödeyeceğim en cüzi miktar 300 RS. Oda hazırlanırken ben konukevinin terasında kahvaltımı yapıyorum: peynirli omlet ve sıcak süt. Özlediğim ikili. Oda temizlendikten sonra biraz dinleniyorum ve sonrasında Mehrangarh diye de bilinen kaleye çıkmak için yola koyuluyorum.  Onbeş dakikalık bir tırmanıştan sonra Mehrangarh kalesi tüm görkemi ile beni karşılıyor. 300 RS’lik biletin içerisine audio guide da dahil. Yavaş yavaş rehber eşliğinde kaleyi geziyorum. Kalenin içerisinde çeşitli galeriler var, bunlar arasında minyatür galerisi en görülmeye değerlerden bir tanesi. Rajastan bölgesinin turistlere yönelik açılımları gezdiğim diğer bölgelere kıyasla çok daha organize. Her müzenin, kalenin içerisinde mutlaka bir adet güzel cafe konuşlanmış. Hediyelik eşya dükkanları da cabası!

Bir iki saat içerisinde kaleyi gezdikten sonra, kaleye on dakika uzaklıkta olan Beyaz Tapınak, yani Jaswant Thada’yı görmek için yürümeye başlıyorum. Dün gecenin soğuğundan eser kalmamış, güneş kemiklerimi yakıyor. 1899 yılında inşa edilmiş bu tapınak, baştan sona beyaz mermer. Tapınağı da gezdikten sonra şehrin pazarlarına göz atmak için saat kulesinin olduğu, aynı zamanda da otelime çok yakın olan bölgeye yürüyorum. Yolda bir amca beni evine çağırıyor, ben içeri girmek istemiyorum (çağırmadan beş dakika önce kafa üstü düşüyordum, onu gördü herhalde diyorum). Evinin girişinde biraz muhabbet ediyoruz, bana Türkiye hakkında bildiklerini anlatıyor. Bir oğlu varmış, MBA yapıyormuş Yeni Delhi’de. İki tane de kızı varmış, kızlar evlenmiş ve farklı şehirlere gitmişler bile.  Karısı şeker hastasıymış… Çok fazla muhabbete dahil olmadan ben izin isteyip yoluma devam ediyorum. Eski şehrin kalabalığına dalıyorum. Yorulana kadar yürüyorum, sonrasında Shri Mishrilal Hotel’in meşhur lassi’sini içmek üzere (bu içecek ben de bağımlılık yarattı fark ettiyseniz) küçük restorana giriyorum. Bu lassi için Hindistan’ın en iyisi deniyor. Farklı bir meyve aroması (mahkania) ile tadlandırılmış lassi’yi hemencik bitiriyorum da, görevli bir tane daha mı yoksa diye soruyor. Teşekkür ediyorum, bu sefer de köşedeki omletçi amcaya uğruyorum. Rehberde bu amcanın günde binlerce yumurta kırdığı ve işinin ustası olduğu yazıyor. Tost ekmeğini içinde masala peyniri ile yaptığı omletlerin tadına bakıp Jodhpur’un mavi sokaklarını fotoğraflamak için ara sokaklarda kendimi kaybediyorum. Bu sokaklar labirentler gibi birbirinden ayrılıp birbirine bağlanıyor. Daracık geçitler, geniş avlulara yol veriyor. Ben böyle ilerlerken kapılarına tripod’umu yerleştirdiğim bir evden çocuklar çıkıyor. Meraklı bakışlarına anneleri de eşlik ediyor. Biraz konuştuktan sonra beni evlerine davet ediyorlar. Ev büyükannenin eviymiş. İlk defa Hindistan’a geldiğimden beri bir aile, beni çıkar gütmeden, samimi bir şekilde ağırlıyor. Su, masala çayı ikram ediyorlar. Konuşuyoruz, çatpat onlar anlatıyor, çatpat ben anlamaya çalışıyorum. Fotoğraflar çektiriyoruz, fotoğraflara bakıyoruz. Sevgili Lalita bana kendisini anlatıyor. İki oğlu var. Birisi 11, birisi 10 yaşında. Eşi Kamal’ın ana meydanda bir fotoğraf stüdyosu var. Lalita’nın kolunda eşini ve kendisini simgeleyen KL harflerinin dövmesi var. 30 yaşında. Eşi çalışırken gün içerisinde annesi ile beraber oturuyor. Evde aynı zamanda erkek kardeşinin kızı da var. Bir kız kardeşi, bir erkek kardeşi daha varmış. Ama erkek kardeşini yakın zamanda kaybetmişler. Babası tüccarlık yapıyor, bir mağazası var, büyükannenin de seramik dükkanı var. Yanımda Türkiye’den bir şeyler olup olmadığını soruyorlar, ülkeyi daha iyi anlamak için. Benim de aklıma yanımda taşıdığım nazar boncukları geliyor. İzin isteyip çok yakın olan otelime gidip onları alıp geliyorum, döndüğümde Lalita da bana bilezikler hazırlamış. Kız kardeşim ve benim için. Onları benim bileğime takıyor. Biraz muhabbet daha ediyoruz. Sonra akşam yemeğini kendileri ile yemem için söz veriyorum. Biraz otelde internete baktıktan sonra 19:00’da kapılarını tekrar çalıyorum. Büyükanne ocağın başına oturmuş bile. Ben de onun yanına oturuyorum. Lalita da bana neyi nasıl yemem gerektiğini gösteriyor. Yemek yapmak bir tören gibi. O kaptan o kaba, o baharattan bu baharata rengarenk bir süreç başlıyor. Lalita yemek sırasında beni bundan sonra gideceğim yerler konusunda, özellikle de Bombay konusunda uyarıyor. İngilizcesinin yetmediği yerlerde oğulları yardıma koşuyorlar. Ben mutluyum, çünkü genellemeleri ve önyargıları sevmesem de Hindistan geldiğimden beri bana çok farklı bir ortam çizmiş. İlk defa bir aile bu önyargıları kırıyor da tüm samimiyetini misafirperverliği ile sergiliyor. Huzurlu bir şekilde otele dönüyorum.

Jaipur, Hindistan.

Standard

22 Aralık 2012, Cumartesi.

DSC00503

Jaipur’un sonsuz uzanan turuncu çarşıları.

DSC00617

Amber Fort’tan.

IMG_2804

Maymun Tapınağı’nın sakinleri.

Her kaldığım şehirde arkamdan birkaç parça bırakıp ilerliyorum. Her seferinde o kadar yol taşıdığım yeni bir eşya gereksiz gözüküyor gözüme. Her seferinde çantamdan bir şeyler eksiliyor. Jaipur da bunun istisnası olmuyor. Odayı boşaltırken, on gündür benimle yolculuk yapmış birkaç parça da yolculuk sırasında bana eşlik etmeye son veriyorlar.

Odadan çıktıktan sonra ilk işim otobüs istasyonuna gidip bavulumu bırakmak oluyor. Jaipur’a gelirken beraber yolculuk yaptığımız Hollandalı kızlarla rastlaşıyorum. Onlar da buradan Pushkar’a geçmeye karar vermişler. Biraz muhabbet ettikten sonra soluğu rickshaw’cıların yanında alıyorum. Gitmek istediğim üç yer var, kıran kırana bir pazarlık başlıyor. Vermek istediğim fiyatı artırmıyorum inatla, onlar da bunun mümkün olmadığını söylüyor her seferinde. Ve en son dördüncü kez sırtımı dönüp giderken ben, aralarından biri razı oluyor. Bu amca mavi gömleği, ak saç ve sakallarıyla, beni götürmeyi kabul ediyor. Yol boyunca benimle hiç konuşmuyor. Kısa ve net cümleler kuruyor. Üstelik bir o kadar da asabi. Yolda gıcıklık olsun diye yayaların, motorların ve hayvanların üzerine sürüyor. Arada yoldan geçenlere bağırıyor. Bense sıkı sıkı tutunuyorum oturduğum koltuğa.

İlk durağımız maymun tapınağı. Yani Galta Mandir. Bu tapınak şehir merkezinden epey uzakta olduğu için genelde çok tercih edilmiyor. Bölgede yaşayan yüzlerce maymun nedeniyle bu ismi almış. Tepenin yukarısında Surya Mandir, yani güneş tapınağı da yer alıyor. Buradan şehrin manzarasını net bir şekilde görebiliyorsunuz. Bu iki tapınak da çok küçük. İçeri girdiğimde bir görevli alnıma sarı boyalardan sürüyor.  Sonrasında bu boyayı gören herkes maymun tapınağına gidip gitmediğimi soruyor. Dilerseniz girişte maymunlar için fıstık satanlar mevcut.  İkinci durağımız Amber Fort’a doğru ilerlerken küçük bir gölün içerisinde kalmış Jal Mahal, nam-ı diğer su sarayı. Bu saraya uzaktan bakabiliyorsunuz. Göl aynı zamanda yüzlerce kuşu gözlemlemek için de çok ideal bir nokta. Son durağımız ise Hindistan’ın en görkemli hisarlarından bir tanesi olan Amber Fort. Her kale ve hisarda olduğu gibi burada da sonsuz odalar birbirine açılıyorlar. Diwan-i-Am, Diwan-i-Khas, hamamlar, sarayın kadınları için ayrılmış odalar sırayla uzanıyor. İşin ilginç yanı kadınlar için ayrılmış bölmede sonsuz oda olmasına ve bütün odalar tek bir avluya bağlanmalarına rağmen, odaların hiçbir birbirine açılmıyor. Yani içeri giren hükümdar, diğer odalara ve kadınlara gözükmeden dilediği kadını ziyaret edebiliyor. Küçük bir gölün yanına kurulmuş bu hisarda biraz vakit geçirdikten sonra turu sonlandırıyorum.

3-4 saatlik tur karşılığında 350 RS ödeyip istasyonun orada iniyorum. Önümde otobüsüme kadar bir beş saatim daha var. Ben de eski şehrin yolunu tutuyorum. Teker teker mağazaların önünden geçiyorum. İlaç dükkanları, baharatçılar, tekstil mağazaları, ayakkabıcılar, uçurtmacılar (bu şehrin gökyüzüne ne zaman baksanız onlarca uçurtma görebilirsiniz), oyuncakçılar, bisikletçiler, demirciler, bilezikçiler… Sıra sıra dizilmişler pembemsi koridorların içine. İnsan kalabalığı ile beraber ilerliyoruz. Bir ara karşıdan karşıya geçerken, şaşkınlığımı anlayan bir amca bana yardımcı olmak istercesine benim yanımda durup beni de karşıya geçiriyor. Tanımadığımız insanların nezaketi bazen en ihtiyacımız olan anlarda bizi buluyor. Göz süzüyorum son kez sevdiğim renklere, kokulara, kaotikliğine sevgi nefret ilişkisi duyduğum kalabalığa. Sonrasında istasyonun yolunu tutuyorum. Artık hava kararmış olduğu için şehir son derece korkutucu olabiliyor. Şehrin gecesi ve gündüzü iki farklı yüzünü yansıtıyor aslında.  İstasyona geldiğimde hala üç saatim var. Bir kenara sıkışıp kitabımı okumaya koyuluyorum. Bir bakıyorum iki buçuk saat kalmış, bir bakıyorum bir saat kalmış, bir bakıyorum, otobüsüm gelmiş bile! Özellikle yataklı olduğu için tercih ettiğim otobüs yolculuğu 7 saat sürecek deniyor. Yani sabahın 6’sında mavi şehir, Jodhpur’dayım. Otobüsün yapısı çok farklı. İki katlı bölmelerden oluşuyor. Normal koltuklar ilk sırada yerlerini almışken, bunların üzerine koridora paralel olacak şekilde küçük ranzalar yapılmış ve bu bölmeler perdelerle kapatılmış. Yolculuk rahat geçecek hissine kapılıyorum. Güzelce perdelerimi çekip yola kendimi bırakıyorum.

21 Aralık 2012, Cuma.

_MG_2799

Uçurtmaları olmazsa olmaz.

DSC00627

Meşhur bal köpüğü, Hawa Mahal.

DSC00510

IMG_2758

IMG_2762

 

DSC00505

Tarihi gözlemevi Jantar Mantar’ın ölçüm araçları.

Garip bir şekilde, bugüne kadar kuzey Hindistan’ın bana hissettirdiği karmaşadan sonra Jaipur huzur veriyor. Ben de burada fazladan bir gün daha kalmaya karar veriyorum. Bu yüzden güne başlangıcı ağırdan alıyorum. İlk işim otele çok yakın olan otobüs garına gidip yarın gece için mavi şehir olarak anılan Jodhpur’a yataklı gece otobüsünden bir bilet almak oluyor, ücreti 400 RS. Eğer normal otobüs ile gitmek isterseniz, bu ücret yarı yarıya düşüyor. Bileti aldığım görevli, benim emin ellerde olmam için koltuğumu özellikle seçtiğini söylüyor ve teker teker her şeyi biletin üzerine yazıyor. Sonrasında postaneye uğrayıp bir süredir elimde bulunan kartpostalları yolluyorum. Bunlar için uygulama basit: pul al ve yapıştır. Eve göndereceğim küçük paket için ise durum biraz daha farklı. Postanenin girişinde bulunan bir amca paketleri beyaz bir kumaş ile kaplıyor ve kenarlarını dikiyor. Sonrasında dikiş yerlerine ve köşelerine bir tür balmumu damlatıp damgalıyor. En son olarak da üzerine gümrük girişi için ayrı bir evrak dikiyor. Bu da tamamlandıktan sonra ilgili görevliye teslim edebiliyorsunuz. Ben tam teslim edip postaneden çıkarken bir de ne göreyim, görevli benim kutuyu Türkiye’ye göndermek yerine Tunus’a göndermeye karar vermiş! E hadi, bir de onu düzelttir. Biraz rötarla postaneden çıkıp eski şehrin yolunu tutuyorum.

Bu şehre boşuna alışveriş şehri denmiyor. Her yerde sıra sıra mağazalar var ve bu mağazalar o kadar düzenli şekilde sıralanmışlar ki, çarşılardan geçerken kendinizi kaybedebiliyorsunuz. Her mağazanın önünde bekleyen satıcılar, sizin kapılarının önünden geçeceğiniz beş saniye süresince bütün hünerlerini sergileyip sizi içeri çekmeye çalışıyorlar. E ben de sonunda dayanamayıp ilk alışverişimi yapmış oluyorum.

Şehrin eski merkezinde ilk görmek istediğim yer tarihi bir astronomik gözlemevi olan Jantar Mantar oluyor. Jantar Mantar, aynı zamanda şehrin kurucusu da olan astronom Jai Singh II tarafından 1728 yılında kurulmuş. Hindistan da bu gözlemevlerinden beş tane daha var; ama Jaipur’daki en büyüğü ve en iyi korunmuşu. Burası şu ana kadar gördüğüm hiçbir yapıya benzemiyor. Açık hava gözlemevinin içerisinde farklı amaçlarla kullanılan birçok farklı tasarımda yapı/heykel var. Bazıları güneşin, ayın, yıldızların yerlerini hesaplamaya yarıyor, bazıları da saati (hatta çok değişik bir güneş saati, zamanı sadece 20 saniye farkla yakalayabiliyor). Jantar Mantar’dan sonra City Palace’ı, yani sarayı ziyaret ediyorum. Sarayın içerisinde farklı binalara ve bahçelere ek olarak bir adet kostüm müzesi,  sanat galerileri ve silah müzesi de bulunuyor. Burada Çinli bir turist gruba denk düşüyorum, önce benim makinemle tek başıma fotoğrafımı çekmeyi öneriyorlar. Kabul ediyorum. Sonrasında da teker teker on tanesi ile fotoğraf çektirmek zorunda kalarak, bu teklifin bedelini ödüyorum. Diğer binaya geçiyorum, orada da teker teker geliyorlar. Eser’in dediğine göre ancak bu iki ülkede (Çin ve Hindistan) prim yapıyormuşum zaten. Buradan çıktıktan sonra da tam kapanmasına yakın Hawa Mahal’e giriyorum, elimde masala çayım. Hawa Mahal 1799 yılında Maharaja Sawai Pratap Singh tarafından saray kadınları şehirleri izleyebilsinler diye yaptırılmış beş katlı bir bina. Bol bol penceresi, rengarenk camları, küçük balkoncukları olan bu binayı hızlıca turlayıp şehrin manzarasını tepeden izleme fırsatı buluyorum. Gün yavaş yavaş pembe şehrin üzerinde batarken, ben de otele doğru yolumu tutuyorum. Giderken tabi ki Lassiwala’nın önünde durup lassi’mi içiyorum. Hindistan’ın en sevdiğim tadlarından biri bu yoğurtlu içecek oluyor. Yarın sabah şehrin merkezinden uzak maymun tapınağını, sarayı ve kaleyi görmeyi hedefliyorum. Bakalım bakalım!

20 Aralık 2012, Perşembe.

Sabah erkenden otelden ayrılıyorum ve otobüs durağına gidiyorum. Şansıma Jaipur’a gidecek ilk otobüs beş dakika sonra. Otobüs çok eski, ilerledikçe motorundan garip sesler geliyor, iç kaplamalarındaki paslar yavaş yavaş üzerinize dökülüyor. Kocaman çantam ve ben önde küçücük bir alana sıkışıyoruz. Yolda birkaç yerde duruyoruz, her kalabalık alana yaklaştığımızda otobüs “muavini” camdan sarkıp “caypır caypır caypır” diyor, bizim Aksaraycılar misali. Birkaç yerde duruyoruz, arada ben müzik dinlerken gürültüler patırtılar kopuyor bir bakıyorum otobüse bir satıcı binmiş. Heyecanla hevesle bir şeyler anlatıyor. Herkese sarı küçük broşürler verip elindeki ürünü yolcular üzerinde deniyor. Yanımdaki amca, bunun bir tür diz rahatlatma kremi olduğunu söylüyor bana. Sonra oluyor mu 230 km’lik yol sana altı saat süren bir tantana.

Jaipur’a varınca günü biraz ağırdan almam gerektiğini fark ediyorum. Yorulmuşum. Rajastan’ın başkenti, pembe şehir olarak da anılan Jaipur şu ana kadar gördüğüm Hindistan şehirlerinden çok daha farklı bir havaya sahip. Daha ferah, daha modern. 1876 yılında Galler Prensi’ni şehirde ağırlamak için tamamı pembeye boyatılıyor şehrin, bugün bile hala özellikle Eski Şehir’de pembe yapıları korumak kanunla güvence altına alınmış.

Otobüs istasyonunun etrafındaki otellere bakıyorum, hepsi ya dolu ya da internetsiz (annemler merak eder sonra). En sonunda şu ana kadar kaldığım en lüks (ama en pahalısı değil!) oteli yani Arya Niwas Otel’i buluyorum. Biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıkıyorum. Hedefim meşhur ve çok övülen Niro’s adlı restorana gitmek. Restoran hakkaten hakkını veriyor. Aynalı bölmeleri, bir amerikan diner’ını andıran oturma düzeni ile serviste kusur yok. Geldiğimden beri Hindistan’da yediğim en iyi Hint yemeğini yiyorum (ama en pahalısı değil!). Biraz insanları seyrettikten sonra yolun tam karşısındkai Lassiwalla’ya geçiyorum. Burası Hintlilerin meşhur lassi’leri ile ün yapmış ve bir sürü de taklidi açılmış küçücük bir yer. Tam kapamak üzereler, ama sahibi bana lassi’mi servis ediyor. Kıvamı yoğun, şekerli lassi toprak bardaklarda ikram ediliyor. İçeceğiniz bittikten sonra bu toprak kapları çöpe atıyorsunuz. Nedenini çok anlayamıyorum. Otele doğru yürüyorum. Rajastan’ın yumuşak havası bedenimi sarıyor. Tam bir hafta olmuş yola çıkalı; fakat sonunda Hindistan kendisini bana sevdiriyor.

Agra, Hindistan.

Standard

19 Aralık 2012, Çarşamba.

DSC00419

DSC00427

_MG_2632

_MG_2606

DSC00496

_MG_2638

Tüm görkemi ile Taj Mahal.

_MG_2593

Taj Mahal’in girişi.

IMG_2707

IMG_2712

Baby Taj Mahal.

DSC00483

DSC00440

IMG_2719

IMG_2692

Detaylar.

İnanmazsınız ama sabah 05:30’da uyanıp 06:00’da yola çıkıyorum Sadu ile beraber. Daha hava aydınlanmamış. Sadu bana yolda masala çayı ısmarlıyor. Burada yollarda çay yapıp satan amcalar var, onlar için bu iş ayrı bir ritüel. Baharatları, sütü, çayı karıştırıp enfes bir karışımı önünüze sunuyorlar. Tadı sütlü chai’a benziyor. Acıyan boğazıma da çok iyi geliyor. Sadu beni Taj Mahal’in batı kapısına bırakıyor, en erken açılan kapı buymuş. Benden başka turistler olduğunu görünce derin bir oh çekiyorum. Bilet gişesi 06.30’da açılıyor. Bilet parası tam tamına 750 RS, hintlilerin 32,5 katı! Biletle beraber bir adet galoş ve bir şişe su da armağan ediyorlar. Daha sonra giriş kapısında sıraya giriyoruz. Kapı 07:00’de açılıyor, ilk kontrolde benim çantadaki tripodlara uyarı geliyor da, çıkıp onları eşya odasına bırakıp geri dönüyorum. Gün artık hafiften aydınlanmış, her gün binlerce insanın ziyaret ettiği Taj Mahal en sakin hallerinden birinde. Manzarayı sindire sindire içeri giriyorum, klasik turist fotoğraflarımı çekiyorum. Birisinden de benim fotoğrafımı çekmesini istiyorum elindeki makineye güvenip. Tabiki fotoğrafta ne netlik bende, ne de fotoğraf düz. Taj Mahal, bilindiği gibi Şah Cihan’ın en sevdiği eşi Mümtaz Mahal ölünce onun anısı için 1632’de inşa edilmeye başlanıyor. 1640’da da tamamlanıyor. Bu enfes yapı 2002’de restorasyon çalışmasından geçiyor. Özellikle de rengi hava kirliliğinden etkilenmiş binanın dış cephesi için eski bir hint güzellik formülü kullanılıyor: multani mitti.

Taj Mahal’den sonraki durağım Agra Fort oluyor.  Agra Fort, Yamuna Nehri’nin kıyısına kurulmuş görkemi ile duruyor. Bugün bile hala askeri amaçlarla kullanıldığı için belli bölgelere giriş yasak, Fort kendi içerisinde labirent labirent ayrılıyor. Odalar odalara bağlanıyor. Burayı da gezdikten sonra şehrin göbeğinde bir Hint kahvaltısı yapıyorum, sonra da Sadu beni birkaç mağazaya götürüyor (hep aynı taktik arkadaş ya). Sonra otele girip biraz daha dinleniyorum. Öğleden sonra Sadu’nun kardeşi Shabbu beni Itimad-ud Daulah, yani Baby Taj Mahal olarak da anılan yapıyı gezdirmek üzere otelden alıyor. Bu yapı da Mizra Ghiyas Beg’i anmak için yapılmış. Baştan sona mermer olması ve çiçek motifleri ile Taj Mahal’i anımsatıyor. Burada biraz oyalandıktan sonra Mehtab Bagh’e gidiyoruz. Yamuna nehrinin arka kıyısında kalan bu parktan Taj Mahal üzerine batan güneşi izliyoruz. Shabbu’nun anlattığına göre buraya da Taj Mahal’in negatif bir kopyası olacak siyah bir Taj Mahal yapılması planlanıyormuş, hatta bahçe düzenlemesi de buna göre yapılmış. Fakat Şah Cihan oğlu tarafından Agra Fort’a hapsedilince yarım kalmış. Bu hikayeyi doğrulayacak bir bilgi yokmuş. Güneş Taj Mahal’i pembeye boyarken biz de biraz muhabbet ediyoruz. Sonrasında bir bahçede masala çaylarımızı içip otele geri dönüyoruz. Otelin interneti yapılmış, ben de biraz yarın için planlamalara bakmaya karar veriyorum. İki gün üst üste bir şehirde kalmanın bile lüks olduğu anlar olabiliyor bazen.

18 Aralık 2012, Salı.

DSC00293

 

DSC00294

DSC00298

IMG_2568

DSC00304

_MG_2582

DSC00323

DSC00318

DSC00317

DSC00364

 

DSC00466

_MG_2651

IMG_2569

DSC00289

Fatehpur Sikri manzaraları.

Yine bölük pörçük bir uykudan sonra, sabah 08:30’da Agra’ya varıyorum. Ben hatta biraz heyecan yapıp bir önceki istasyonda inmeye kalkıyorum da, sorduğum adam uyarıyor ve trene geri bindiriyor beni. Bir önceki gün Amritsar’da trene binmeden önce Agra’da kalacağım otelin “dontworrychickencurry” olan e-posta adresine ücretsiz transfer sağlayıp sağlayamayacaklarını sormuştum;  fakat cevap alma imkanım olmadan trene binmiştim. Agra istasyonundan çıkarken transfer konusunda pek umudum yoktu; ama sevgili Sadu’yu elinde “Anıl Kanal” yazan ve ters tuttuğu bir kağıt ile beklerken görüyorum. Üstümden yük kalkıyor resmen. Otele gelip rahat ve konforlu odama yerleşiyorum, biraz kendime geldikten sonra hedefim Agra’ya 40 km olan Fatehpur Sikri isimli, Mughal imparatorluğuna 1571 – 1585 yıllarında başkentlik yapmış şehri ziyaret etmek. Otelden 3 km uzakta olan Idgah Otobüs Durağı’na doğru yürüyorum. Bu şehre gitmenin en kolay yolu yerel otobüsler. Yolda yanımda binlerce rickshaw yavaşlıyor, beni götürmeyi teklif ediyorlar. Bunlar bir noktadan sonra o kadar sinir bozucu olabiliyor ki, sabrınızı denediklerini hissediyorsunuz. Merakla bekliyorum, acaba hangisine patlayacağım diye.

Fatehpur Sikri’ye 40 km olan mesafeyi nasıl 75 dakikada geliyoruz, ne siz sorun ne ben cevaplayayım. Zaten bindiğimiz otobüs nasıl patlamadan çalıştı da ilerledi onu da çok mantığım algılayamadı. Gidiş bileti sadece 34 RS. Otobüste benimle beraber çok fazla turist var. Vardıktan sonra yavaş bir yokuştan tarihi alanın olduğu bölgeye doğru çıkmaya başlıyoruz. Yoldaki bütün küçük çocuklar ya çikolata ya da “okul kalemi” istiyorlar, bende ne yazık ki ikisi de yok. Tarihi mekanlara 100 metre yakında olan bütün mağazalar kapatılmış bu bölgede. İlerlerken yanıma yine gencinden bir Hintli çocuk geliyor.  Kısa kısa cevaplarla çocuğu uzaklaştırmaya çalışıyorum. Türk olduğumu duyunca “Merhaba” diyor, başlıyor Türkiye hakkında bildiklerini sıralamaya. Bu Hindistan’da çok nadir rastladığım bir durum. Genelde Türkiye dediğimde herkes bana boş gözlerle bakıyor. Ali, aslen burada doğmuş, din eğitimi alıyormuş; tek amacı turistlerle muhabbet etmekmiş (güya). 20 dilde konuşabildiğini; fakat yazamadığını ve okuyamadığını öğreniyorum sonralarda. İspanyolca konuşmaya başlıyoruz biraz, benden geçer not alıyor. Teker teker ilk girdiğimiz yapı olan Jama Camisi’nin içindeki türbeleri geziyoruz. Ali bana gizli detayları gösteriyor. Aynen bizim Mardin’deki çocuklar gibi nereden fotoğraf çeksek güzel çıkar, onları bile biliyor. En sonunda kafama bir kep geçirip türbelerde tavuskuşu kuyruğu tüyleri ile beni kutsuyor. Bu bana şans getirirmiş. Orada başka ilginç bir karakter olan, kınalı saçlı bir amca ile tanışıyorum. En büyük hobisi fotoğraf çekmekmiş. Benim makinelerimi görünce gidip kendi makinelerini getiriyor, bana bütün doğa fotoğraflarını gösteriyor ve beni beraber fotoğraf çekimi için Fatehpur Sikri’de kalma konusunda ikna etmeye çalışıyor. Nazikçe reddedip Ali ile mekandan uzaklaşıyorum. İlginç bir şekilde caminin geniş kapılarında yuva yapmış arı kovanları var, şu ana kadar gördüğüm en büyükleri ve sayıca da çok fazlalar. Buna rağmen çok fazla arı yok etrafta uçan. Camiyi kuzey güney, doğu batı gezdikten sonra hemen yanı başında yer alan sarayları gezmek istiyorum. Ali, önce kendi evine gidip bana çay ikram etmeyi öneriyor, hem annesi kına da yaparmış. İşin rengi anlaşıldı diyorum içimden, ben önce saraylara gidiyorum, çıkınca beni bekleyeceğini söylüyor. Ben çıkışta farklı kapıdan kaçıp Ali’yi ekiyorum. Bunu da bir gururla buraya yazıyorum işte.

Saraylar bölgesi için 260 RS ödüyorum, yine bir turist klasiği. Bu bölgenin ilginç tarafı, İmparator Ekber tarafından üç karısı için, üç saray yapılmış olması. Dinlere karşı hoşgörülülüğü ile bilinen Ekber;  Hindu, Müslüman ve Hıristiyan karıları için üç farklı harika yaratmış. Bu üç sarayda da birbirleri ile iç içe geçen dini öğeler kullanılmış. Dilerseniz sarayları gezmek için bilet gişesinden 150 RS’ye görevlendirilmiş rehber de kiralayabiliyorsunuz, ben elimde Lonely Planet’ım olduğu için bu alternatifi es geçiyorum. Bir saat kadar bu kırmızı sarayları gezdikten, işlemelere ve detaylara hayran olduktan sonra yine dönüş için aynı otobüse biniyorum. Bir ara otobüsün yanından yüzlerce öküz koşarak geçiyor. Arada develer ile yolculuk yapan insanlar görüyorum. Bu şehir tam bir açık hayvanat bahçesi gibi. Yaban domuzları, keçiler, eşekler, inekler, atlar, buffalolar, maymunlar ve son olarak da develer!

Kitapta önerilen güzel restoranlardan birine gidip Güney Hindistan yemeklerini tatmak için yerimi alıyorum. Thali adı verilen yuvarlak bir tepside, bölmelere ayrılmış farklı tadların olduğu bir tabak geliyor. Beraberinde ayrana benzeyen, tuzlu lassi içiyorum. Çapraz masamdaki Amerikalı grup Hindistan’a açsalar tutacak zincirleri tartışıyorlar. Aralarından birisi Starbucks ve Dunkin Donuts da ısrarcı olduğunu tekrar tekrar vurguluyor.  Ben sessizce hesabımı ödeyip kalkıyorum ve otelin yolunu tutuyorum. Hava erken kararıyor, yollarda çok fazla ışık yok, üstünüze üstünüze gelen motorların çoğunun da farı çalışmıyor. O yüzden geceleri otellerde geçirmek en mantıklısı diyorum kendime; ama ne yazık ki otelin sabah çalışan interneti bozulmuş. Ben de bu satırları yazıp uyumaya karar veriyorum, yarın sabah gün doğuşunu izlemek üzere Tac Mahal’e gideceğiz sabah 6’da Sadu ile beraber.

Chhatisgarh Express, Amritsar – Agra, Hindistan.

Standard

17 Aralık 2012, Pazartesi.

_MG_2526

IMG_2547

Tren komşularım.
Bir önceki gece aldığım duştan sonra, uyku da temiz geliyor beraberinde. Sabah 12’de odayı boşaltacağım için ağırdan alıyorum her şeyi. Biletimin durumu henüz belli olmamış. Yani hala trenin kalkış saatinden önce açtıkları “takal” kontenjanında, 2A sınıfı için bekleme listesindeyim. Listeler kesinleştikten sonra trende bineceğiniz vagonu öğrenebiliyorsunuz. Üstelik kalkıştan önce bu listeler bineceğiniz vagona asılıyor. Eğer vagondaki listede adınız yoksa trene binemiyorsunuz. Tek güvendiğim şey, bekleme listesinde birinci sırada oluşum; ama işi riske etmemek için bir sonraki gün için de bir tren bileti alıyorum. İnternetten alınıp iptal edilebildiği için herhangi bir zararım olmuyor nasıl olsa. Amritsar’da fazladan bir gün daha kalmayı riske etmek istemiyorum.

Odayı boşaltma vaktim geldiğinde hala bilet durumu belli olmamış, ben de yine ücretsiz servislerle eski şehre iniyorum. Amacım bu sefer Jallianwala Bagh’ı ziyaret etmek. 1919 yılında Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesi sırasında barışçı bir protesto için bir araya gelen 5000’den fazla Hintliden 1500 kadarı burada İngilizler tarafından katliama uğratılmış. Daha sonra bağışlarla satın alınan bu açık arazi bağımsızlık mücadelesinde ölen masum insanları anmak için bir parka dönüştürülmüş. Ateşten kaçmak için alanda bulunan kuyuya atlayan 120 civarında insanın da bu kuyuda can verdiği biliniyor. Park içerisinde kurşun izlerinin bulunduğu duvarlar, sonsuz temsili bir ateş, şehitler kuyusu ve bir de şehitler sergisi yer alıyor. Bu alanı gezdikten sonra tekrardan otele dönmek için ücretsiz servise biniyorum. Bu sefer o kadar şanslı değilim, oturacak yer yok. Yol da bitmiyor zaten. Her seferinde olduğu gibi dönüşte yine ilahiler okunuyor. Tren istasyonunda bileti oradaki bankolardan (aslında bir tane banko var, o da neden var çok anlamadım ya) kontrol ediyorum ve güzel haber, bana yer çıkmış! Otele gidip yemek yiyorum, Agra için otel ayarlıyorum, eşyalarımı alıyorum ve istasyonun yolunu tutuyorum.

Mavi trenim yine yaşlı yaşlı beni bekliyor. 16 saat sürecek bir yolculuk için. Açık kompartman sistemi işliyor trende. Aynı Trans-sibirya trenlerinde olduğu gibi yolculara iki adet örtü, bir tane havlu veriyorlar. Akşam yemekleri de ücretin içerisine dahil. Dörtlü ve ikili yatak bölmelerini mavi perdeler kapatıyor. Yolu üç Hintli ile beraber paylaşıyorum. İşin güzel tarafı, ilk günlerdeki korkum ve tedirginliğim gitmiş durumda.

Amritsar, Hindistan.

Standard

16 Aralık 2012, Pazar.

DSC00189

Mavi ve yorgun trenimiz.

DSC00193

2A tren manzaraları.

IMG_2446

Altın Tapınak’ın dışında yer alan ücretsiz konukevi.

_MG_2462

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

_MG_2476

DSC00232

_MG_2511

Altın Tapınak.

DSC00249

Şehir merkezine dönüş yolunda.

Yine uykusuz bir gece, bu sefer çok üşüyorum da binbir şekile giriyorum ısınayım diye. Sonunda saatin alarm çalma vakti geliyor: 06:00. Daha gün ağarmamış. Tren istasyonu çok uzak olmamasına rağmen, nolur nolmaz erkenden çıkıyorum otelden. Daracık sokaklardan geçerken tedirginlik hat safhada. Her yer karanlık, her yer çamur, her yer çöp, arada köpekler dolanıyor. Ortam bir korku filmi sahnesine aday. İstasyona vardığımda peronu bulmak kolay oluyor, direk girişe koca koca yazmışlar tren seferlerini. Üstelik tren biletini çok önceden Hint Tren Yolları’nın sitesinden e-bilet olarak almışım (www.irctc.co.in). Hindistan’a gelmeden planladığım tek yolculuk.

Mavi tren tıngır mıngır geliyor. Koltuklar geniş ve rahat. 2A sınıfında yolculuk yapıyorum. Hiç filmlerde gördüğümüz gibi trenin üzerinden altından adamlar sarkmıyor. 440 km sürüyor Yeni Delhi ve Amritsar arası. Tren şehirden çıkmaya başladığında Hindistan’ın gerçek yüzü ile de karşılaşmaya başlıyorsunuz. Sonsuz bir yoksulluk çarpıyor tren camına. Varoş yaşamı tüm çıplaklığı ile ortada. Çöplerin arasında oynayan çocuklar, derme çatma çadırlar ya da sadece ortalığa serilmiş yataklar. Amritsar’a varana kadar manzara hiç değişmiyor. İlginç bir şekilde 440 km boyunca en az 440 tane tuvaletini yapan insan görüyoruz (küçük ve büyük). Koca treni hiç umursamadan (gerçi aynı manzarayla Yeni Delhi sokaklarında da çok kez karşılaşmıştık). Trende tam arkamda küçük Hintli çocuklar oturuyorlar. Bütün yol boyunca babalarının iphone’una yükledikleri bir programa hintçe şarkılar söyleyip programın bunu 3-4 kere daha ince bir tonda tekrar etmesine gülüyorlar. Diyorum keşke tepedeki bavullardan birisi bu bebelerin kafasına düşse. O kadar da kötü kalpliyim.

Amritsar’a varınca, tren garının hemen karşısındaki Grand Otel’e eşyalarımı bırakıp gün batımını yakalamak için Altın Tapınağın yolunu tutuyorum. Tren istasyonundan Altın Tapınak’a ücretsiz servisler kalkıyor. Yine koca otobüsteki tek yabancı benim. Ezilmemek için kenarda kıyıda bir koltuğa sıkışıyorum. Altın Tapınak’a girmeden, orada konaklamak isteyenler için bedava konaklama imkanı sunan büyükçene konukevini ziyaret ediyorum. Eğer olur da yarına tren bulamazsam, mantıklı bir alternatif gibi geliyor.

Tapınağın etkisi daha içeri girmeden başlıyor, herkes yerleri öpüyor. Girmeden önce ayakkabılar ve çoraplar çıkarılıyor, ayaklar oradaki küçük havuzda yıkanıyor. Saçlar örtülüyor. Kapıdan içeri girdiğinizde sizi ilk olarak sağ tarafta Guru-Ka-Langar, yani yemekhane karşılıyor. Burada tamamı gönüllülerden oluşan bir ekip her dinden, her milletten insana (günlük yemekhaneyi ziyaret edenlerin sayısı ortalama 60000-80000 deniyor) yemek servisi yapıyorlar. İçeri girdiğinizde bir görevli demir bir tabak, bir görevli demir bir kaşık, bir görevli de demir bir kase uzatıyor. Sonra sırayı takip ederek üst ya da alt kattaki yemek odalarından birine giriyorsunuz. Uzun şeritler halindeki halılara yanyana bağdaş kurarak oturuyorsunuz. İlk olarak uzatılan sıcak Chapati için (küçük pide şeklinde bir ekmek) elimi uzatıyorum, görevli iki elle diye uyarıyor. Daha sonrasında sütlacın sulandırılmış hali ve siyah mercimekten yapılma bol baharatlı bir bulamaç geliyor. Yemeği yedikten sonra yine aynı şekilde kaşıkları, tabakları ayrı ayrı görevlilere veriyorsunuz. Yemekhanenin dışında çok kalabalık bir grup gönüllü olarak sebzeleri ayıklıyor, bir başka grup da çok organize bir şekilde bulaşıkları yıkıyor.

Nihayetinde kalabalıkları takip edip içeri girdiğinizde büyük havuzun içerisinde yer alan sapsarı Altın Tapınak sizi karşılıyor. Bu havuz hayat havuzu olarak anılıyor (pool of nectar) ve aynı zamanda da şehre adını veriyor. Havuzun ortasında yer alan Altın Tapınak iki katlı ve görkemli yapısı ile sizi soluksuz bırakmaya yetiyor. Havuza giren Sikh’ler kutsal suda ibadetlerini yapıp kendilerini yıkarken, ben kenardan bütün olanı biteni izliyorum. Garip bir şekilde huzurlu hissediyorum. Havuz kenarında yavaşça yürüyüp Tapınağa girmek için sıraya giriyorum. İçeri girmem tam tamına iki saatimi alıyor. İçeride küçük bir odanın içerisinde müzik enstrümanları çalınıyor ve ilahiler okunuyor, bu ilahiler aynı zamanda megafonla bütün her yerden duyuluyor. İçerdeki duygu yoğunluğu anlatılacak gibi değil. Sikh’ler kutsal sudan içiyorlar ve beraberlerinde getirdikleri cennet bahçesini simgeleyen yaprakları suya bırakıyorlar. Ben çok fazla durmadan içeriden kaçıyorum, çıkarken herkese irmik helvasına benzer bir helva dağıtılıyor.

Tapınağın çevresinde çeşitli odalar var, bu odalarda da önemli temsilciler yer alıyor, her odaya giren dualar edip çıkıyor. Gün batımını mermer taşlarda izledikten sonra daha fazla üşümeyi riske etmeyip ücretsiz servis ile tren garına ve otelime dönüyorum. Yol boyunca şoförün aralıksız kornalarına inat, otobüsteki herkes sakin ve derinden ilahi söylüyor. Bu tezatlık bile aslında Hindistan’ı anlatmaya yetiyor.

Yarın eğer becerebilirsem Agra’ya gitmeyi hedefliyorum, tren bileti kalmadığı için internet üzerinden bekleme listesine adımı yazdırıyorum ve birinci sıradayım. Su akıyor ve yolunu buluyor ya, bu gece bu yüzden bu kadar huzurluyum.