Lima, Peru.

Standart

 

 

 

27 Nisan 2014, Pazar.

IMG_7276

DSC08566

 

Miraflores’ten.

DSC08567

DSC08569

DSC08570

DSC08572

DSC08586

DSC08587

DSC08589

DSC08593

 

IMG_7258

IMG_7259

IMG_7264

IMG_7266

IMG_7272

DSC08596

 

Lima’nın Pasifik Okyanusu kıyısından manzaralar.

DSC08599

DSC08600

 

Miraflores bölgesi oldukça lüks evleri ve siteleri barındırıyor.

DSC08607

 

 

Larcomar alışveriş merkezi.
DSC08614

DSC08616

DSC08620

DSC08621

 

Barranco’dan manzaralar.

DSC08630

 

Aşıkların buluşma noktası: Puento de los Suspiros.

IMG_7296

IMG_7297

IMG_7299

IMG_7300

IMG_7301

IMG_7302

IMG_7303

IMG_7304

 

IMG_7292

IMG_7294

 

IMG_7279

IMG_7307

 

IMG_7308

 

Barranco’nun rengarenk sokakları ve tarihi malikaneleri.

Sabah uyanıp kendime geldikten sonra günü şehrin modern yüzünü yani Miraflores ve Barranco bölgelerini dolanarak geçirmeye karar veriyorum. Kahvaltımı günün her saati önünde uzanan kuyruklardan kolayca tanıyabileceğiniz “Malecon Balta”da yer alan sandviç dükkanı “La Lucha”nın efsane sandviçleri ile yaptıktan sonra bu geniş cadde üzerinden denize Pasifik Okyanusu’na doğru yavaş yavaş ilerliyorum. Pazar gününün erken saatleri olmasına rağmen şehir o kadar hareketli ve canlı ki. Bölgede yer alan lüks ve butik cafe ve restoranlar aileleri ve arkadaşları ile kahvaltı yapmaya gelmiş Perulularla dolup taşıyor. Köpeklerini yürüyüşe çıkarmış insanlar, koşanlar, bisiklete binenler ya da sadece yürüyüş yapnlar yanımdan geçip gidiyorlar.

Okyanus kenarına vardığımda ise ilk olarak “Parque del Amor” yani Aşk Parkı’na denk düşüyorum. Okyanus kenarından yüksekçe bir uçuruma yapılmış yürüyüş yolu okyanusa paralel şekilde ilerliyor; üstelik yol üzerinde insanların vakit geçirebilmesi için sayısız küçüklü büyüklü park, tenis kortları, futbol sahaları yer alıyor. Hava biraz puslu ve kapalı da olsa bölge oldukça kalabalık, yürüyüş rotası da bir o kadar keyifli. Uçuruma taşlarla yazılmış isimler ve kalpler ise ortama ayrı bir romantiklik katıyor. İşin enteresan tarafı hava oldukça serin olsa da okyanus üzerinde ellerinde sörf tahtaları dalgalar ile boğuşan insanları görebiliyorsunuz. Uzaktan minicik sayısız nokta düşe kalka pazar sabahlarını Pasifik Okyanusu’nun dalgaları arasında geçiriyor.

Biraz ilerledikten sonra “Larcomar” isimli alışveriş merkezine geliyorum. Mimari açıdan biraz “Kanyon”u andıran bu mekanda çeşitli mağazalara ek olarak bol bol restoran ve cafe bulunuyor. Okyanus kenarından ilerleye ilerleye sonunda “Barranco” bölgesine vardığımda aradan rahat iki üç saat geçmiş oluyor.

Barranco, 20. yüzyıldan itibaren popüler olmaya başlamış, Miraflores bölgesinin güneyinde yer alan ve özellikle de Lima’da yaşayan öğrenciler arasında popüler olmuş bir mahalle. Şehrin en iyi restoranlarına ev sahipliği yapması, şehrin en iyi gece hayatını barındırması bir yana, sokaklarını süsleyen yan yana dizili tarihi malikaneleri ve sanat galerileri ile de bu bölge adından oldukça söz ettiriyor. Ben de uzunca bir süre bu bölgenin iç içe geçen sevimli sokaklarında kendimi kaybediyorum. “Puento de los Suspiros” isimli birçok yerel şarkıya söz konusu olmuş, aşıkların mekanı olarak anılan küçük tahta köprüye uğramayı da ihmal etmiyorum. Akşama doğru karnımı güzel bir restoranda doyurduktan sonra Miraflores bölgesine geri dönüyorum ve iki gündür gözüme kestirdiğim sinemaya girip uzun zamandır merak ettiğim Wes Anderson’ın “The Grand Budapest Hotel” filmine bir bilet alıyorum.

Film çıkışında keyfim son derece yerinde hostelin yolunu tutuyorum.

26 Nisan 2014, Cumartesi.

DSC08491

Miraflores bölgesi şehrin lüks apartmanlarına ev sahipliği yapıyor.

DSC08493

DSC08495

DSC08496

DSC08497

IMG_7225

 

Miraflores civarında denk geldiğim pazardan.

 

 

 

IMG_7234

 

Plaza de Armas’da rastladığım tarz sahibi köpek.

IMG_7239

IMG_7240

 

Lima’nın duvar resimleri.

DSC08499

DSC08500

DSC08502

DSC08504

DSC08505

 

Lima’nın tarihi merkezinden görüntüler.

DSC08508

DSC08511

 

Hükümet Sarayı’ndaki muhafız değiştirme töreninden.

DSC08519

DSC08514

 

Plaza de Armas.

DSC08516

DSC08520

DSC08525

DSC08531

DSC08533

DSC08537

DSC08540

DSC08542

DSC08544

 

Rimac bölgesi.

DSC08549

DSC08554

DSC08564

Lima sokakları.

Peru’daki gece otobüsleri ile yıldızım bir türlü barışmıyor. Tekrar tekrar varış saatini ve yolculuk süresini görevlilere sormama rağmen, saatler 05:30′u gösterirken Peru’nun başkenti Lima’ya varıyorum. Hava biraz aydınlansın, şehir biraz canlansın diye otobüs istasyonunda bir süre oturup beklemeye karar veriyorum. Lima’da da Peru’nun geri kalanında olduğu gibi her otobüs firmasının kendisine ayrı bir terminali bulunuyor. Bu terminaller genelde eski şehir (Centro Historico) ve yeni şehir (Miraflores) ortasında sayılabilecek bir bölgede yer alıyor. Avenida Paseo de la Republica üzerindeki istasyonda bir süre beklemeye koyuluyorum.

Ben uyuklamamaya çalışırken bir anda “Bu ne şans!” diyerek birisi koşarak bana geliyor. Bir bakıyorum, daha bir hafta öncesine kadar beraber yolculuk yaptığım Gallerli Simon karşımda. O da Lima’nın güneyine geçip bölgedeki son günlerini Paracas Milli Parkı’nda geçireceğinden bahsediyor. Biz iki kafadar 3-4 saat kadar otobüs terminalinin kötü kahveleri eşliğinde sohbet ediyoruz. Gün ağardıktan sonra da Simon beni taksiye kadar bırakıyor ve kendi yoluna devam ediyor.

Lima, birkaç farklı bölgeden oluşuyor. Ben ise şehrin modern bölgesi olarak bilinen “Miraflores” mahallesinde kendime bir hostel ayarlıyorum. “Condor’s House” isimli hostelde altı kişilik odada konaklamanın fiyatı 30 PEN. Hostele girdiğimde herkesi uyuklarken buluyorum, odaların hazırlanmasının biraz vakit alacağını söylüyorlar. Bir saat kadar hostelin ortak odasında oyalandıktan sonra, beklemenin çok da manası olmadığına kanaat getirip eşyalarımı bırakıp şehri turlamaya çıkıyorum.

Lima, Peru’nun başkenti olmasının yanı sıra aynı zamanda da en büyük şehri olarak biliniyor. 1535 yılında İspanyol Francisco Pizarro tarafından kurulan şehir, 300 yıl boyunca İspanyolların bölgeyi kontrol ettiği merkez olduğu için koloniyel mimarinin ve zengin bir kültürün harika örneklerine de ev sahipliği yapıyor. Şehir aynı zamanda “Kralların Şehri” olarak da anılıyor.

Lima’nın Miraflores bölgesi şehrin şık binalarına, pahalı evlerine ve lüks butiklerine ev sahipliği yapıyor. Peru’nun geri kalanından oldukça farklı bir profil çizen insanları, her adımda modernliği yeniden tanımlıyor. Bir süre bölgenin sokaklarında dolanıp Avenida Jose Pardo üzerinde ilerliyorum. Avenida Paseo de la Republica ile bu ana caddenin kesişiminde yer alan pazarı ziyaret ediyorum. Sonrasında da “BRT Metropolitano” olarak bilinen bizdeki Metrobüs’ü anımsatan otobüse atlayıp Lima’nın eski kalbi olan “Centro Historico”nun yolunu tutuyorum.

UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde de yer alan bu bölgenin kalbi “Plaza de Armas” isimli meydanda atıyor. 140 metre karelik bu meydan, Lima’nın doğduğu nokta olarak biliniyor ve aynı zamanda “Plaza Mayor” onalar da anılıyor. Meydanı çevreleyen yapıların çoğu restore edilmiş, bu nedenle orijinal yapı bulunmuyor; fakat meydanın tam ortasında yer alan bronz havuzun 1650 yılında meydana dikildiği söyleniyor. Meydanın etrafında ise tarihi öneme sahip birbirinden güzel yapılar yer alıyor. Pizarro’nun şehrin ilk kilisesini 1535 yılında inşa ettiği bölgede bulunan Katedral, günümüze ulaşana kadar tekrar tekrar yıkılmış ve inşa edilmiş. Katedral’in son büyük restorasyonu ise 1940 yılında tamamlanmış. Yine meydanda yer alan “Palacio Arzobispal” yani Başpiskopos’un Sarayı 1924 yılında, “Palacio de Gobierno” yani Hükümet Sarayı ise 1937′de inşa edilmiş. Her gün öğlen saatlerinde Hükümet Sarayı’nın demir parmaklıkları arkasında orkestra eşliğinde muhafızların değişim töreni gerçekleşiyor. Benim şansıma meydanda bulunduğum süre boyunca bu töreni izleme fırsatı yakalıyorum.

Şehrin bu tarihi mahallesinde onlarca kilise ve müze bulunuyor. Önemli Peru azizlerinin mezarlarının bulunduğu “Iglesia de Santo Domingo”, 70.000 civarında bedenin yer aldığı düşünülen kemiklerle dolu yer altı mezarları (catacombs) ile meşhur “Monasterio de San Francisco”, etkileyici barok mihrabları ile “Iglesia de la Merced” görülmeye değer kiliseler arasında yer alıyor. Bunlara ek olarak sayıları çok fazla olmayan ve doğal afetlerden fazlasıyla etkilenmiş “casonas” yani malikaneler de ziyaretçileri bekliyor. 1735 yılında tamamlanmış “Palacio Torre Tagle”, özellikle seramik döşemeleri ile meşhur “Casa Aliaga”, etkileyici ahşap balkonlara sahip “Casa de la Riva” bunlardan sadece bazıları. “Museo Banco Central de Reserva del Peru”, Lima’nın en çarpıcı sanat koleksiyonlarından birini barındırıyor. “Mueso Postal y Filatélico”da Peru posta tarihine ilişkin enteresan detaylar sergileniyor. “Museo de la Inquisición” sadece sergilediği öğelerle değil; fakat 1800′lerden kalma harika binası ile de dikkat çekiyor.

Bir süre tarihi merkezin sokakları arasında dolanıp bol bol zigzaglar çiziyorum. Plaza de Armas’tan Paza San Martin’e uzanan “Jirón de la Unión” isimli meşhur sokak etrafında dolanıyorum. Rimac Nehri’nin öbür yakasında kalan Rimac mahallesinin yıkık dökük binaları arasında dolaşıyorum.

Artık ayaklarımda hal ve derman kalmayınca bölgenin en eski ve meşhur restoranlarından biri olan “Bar Cordano”ya oturup yerel yemekler ile karnımı doyuruyorum. Hava kararmaya başlamışken de günün kapanışını restore edilmiş “Gran Hotel Bolivar” içerisinde yer alan “El Bolivarcito” isimli barda pisco sour’ları mideye indirerek yapıyorum.

Hostelime geri döndüğümde ise güzel bir grubu hostelin bahçesinde muhabbet ederken buluyorum. Uyuyana kadar onlara eşlik ediyorum.

Huaraz, Peru.

Standart

25 Nisan 2014, Cuma.

IMG_6803

Laguna 69 bölgesinin haritası.

IMG_6809

DSC08388

 

Laguna 69 yürüyüşünün başlangıcı, dikkatli bakarsanız göl üzerinde gökkuşağını da görebilirsiniz.

 

DSC08394

DSC08396

DSC08397

DSC08398

DSC08401

 

Bölgeyi kaplayan pul pul olmuş ağaçlar.

DSC08402

DSC08406

DSC08407

DSC08412

DSC08417

DSC08423

DSC08426

 

Yürüyüşyen sahneler. Dağ tepe geçtikten sonra sonunda göle ulaşmak üzereyiz!

DSC08428

 

Göl, turkuaz mavisini bize belli etmeye başladı.

 

DSC08431

DSC08433

DSC08437

DSC08450

 

Büyüleyici Laguna 69.

DSC08462

DSC08464

DSC08467

DSC08468

DSC08470

IMG_6900

DSC08473

DSC08480

DSC08482

 

Dönüş yolunda.

IMG_7069

 

Dönerken yol üzerinde mola verdiğimiz turkaz göl ve turuncu ağaçlar.

Sabah 05:30′da erkenden uyanıyoruz. Laguna 69′un adını ilk defa Trujillo’da beraber konakladığım Lucie’den duymuşum ve sonrasında fotoğraflara bakınca gördüklerim beni o kadar etkilemiş ki, içten içe çok heyecanlanıyorum. Normalde Laguna 69′a kalkan turlar rehbersiz düzenleniyor. Siz sadece yol ücretini ödüyorsunuz ve sonrasında da iyice işaretlenmiş yolu takip ederek göle kadar çıkıyorsunuz. Ücret ise sadece 40 PEN; fakat benim şansıma bizim grupla beraber bizim hostelde çalışan çocuklardan biri de bize eşlik ediyor.

Yürüyüş rotasının başlangıcı olan noktaya bir buçuk iki saatlik bir otobüs yolculuğunu takiben ulaşıyoruz. Sonrasında da yavaş yavaş yürümeye başlıyoruz. İlk olarak düz yolları aşıyoruz, geniş bir vadinin içerisinden ineklerin, öküzlerin, turuncu ağaçların arasından, nehir yolundan geçiyoruz. Tepeye olan üç saatlik tırmanış hiç de kolay olmuyor. Gölün 4650 metrede bulunmasının etkisiyle bir anda yükseklik sizi çarpıyor. Üstelik daracık keçi yolu gibi uzanan yol kaygan taşlarla kaplı. Buna bir de yolun ortasında başlayan etkili yağmur eklenince bir noktada neden orada bulunduğumu sorguluyorum. Bu sırada bizimle beraber yürüyen Hugo sürekli olarak herkesi motive etmeye çalışıyor. Yavaş ama emin adımlarla yukarı çıkmaya devam ediyoruz. Şelaleleri, küçüklü büyüklü gölleri, nehirleri, rengarenk çiçekleri, kocaman ağaçları zigzaglar çizerek aşıyoruz. Beyazlarla kaplı dağ tepeleri uzaklardan bize selam ediyor ve üç saatin sonunda göle yaklaştığımızın müjdesi geliyor.

Gölü ilk gördüğüm saniyeyi ise ömrüm boyunca kolay kolay unutabileceğimi sanmıyorum. Yağmurun durduğu ve güneşin ışınlarını yavaş yavaş üzerimize saldığı bir noktada o turkuaz mavi bir anda beni çarpıyor. Daha önce doğada hiç öyle bir renk gördüğümü anımsamıyorum. Bir saat kadar göl kenarına oturup mola veriyoruz. Sohbet ediyoruz, yanımızda getirdiğimiz sandviçleri mideye indiriyoruz. Sonrasında da istemeye istemeye dönüş yoluna koyuluyoruz.

Çıkışın aksine dönüş benim için çok daha kolay oluyor. Bir buçuk saat içerisinde aşağıya varıyorum. Sonrasında otobüslerimize atlayıp tekrardan Huaraz’a dönüyoruz. Şehre varır varmaz ben tekrardan Cafe Andino’ya gidip karnımı doyuruyorum. Bu sırada bir önceki gece tanıştığım Victor ile rastlaşıyorum. O da bana katılıyor. Otobüs saatime kadar beraber oturuyoruz. Ben sonrasında hostelime gidip sırt çantamı alıp otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Ertesi sabah başkent Lima’dayım.

24 Nisan 2014, Perşembe.

IMG_6642

 

IMG_6760

 

Konakladığım hosteldeki odamdan “Mercado Central” manzarası.

DSC08366

DSC08367

DSC08369

DSC08370

 

Mercado Central’den görüntüler.

 

IMG_6637

 

Linea otobüs firmasının Huaraz’dan kalkan otobüs saatleri.

DSC08373

DSC08374

 

Plaza de Armas.

 

DSC08372

DSC08377

DSC08379

DSC08381

 

Huaraz’dan manzaralar.

 

IMG_7085

 

IMG_6753

Bayıldığım Cafe Andino.

Aslında ilk plana göre Huaraz’daki ikinci günümü “Laguna 69″ isimli göle düzenlenen günübirlik yürüyüşte geçirmeyi planlasam da bedenimin sabah erkenden başlayacak bir yürüyüşü kaldıramayacağını hissedince, bunu bir sonraki güne erteleyiyorum. Dolayısıyla bütün günü aylak aylak Huaraz şehir merkezinde geçirmeye karar veriyorum. Sabah kablolu televizyon bulmanın sevincini (evde televizyon izlemeyen bünyelere neler yaptırıyor bu yolculuk) üstümden atamamanın etkisi ile odadan çıkmam da biraz zor oluyor. Sürekli hareket halinde olmaların ardından, bu kaçamak tembellikler o kadar iyi geliyor ki. Ancak karnımın ciddi ciddi acıktığını anlayınca odadan dışarı çıkıyorum. Konakladığım hostel şehrin ana pazarı olan “Mercado Central”in yanı başında bulunuyor. Dolayısıyla ilk durağım da burası oluyor. Peru’daki pazarların düzeni ve organizasyonu oldukça birbirine benziyor. Her ürün için ayrı bir koridor bulunuyor. Etler, meyvalar, sebzeler, baharatlar, bakliye ürünleri, kıyafetler… hepsi ayrı koridorlarda satılıyor. Ben de bir süre pazarda dolandıktan sonra taze sıkılmış devasa meyva suları ile açlığımı biraz bastırıyorum.

Pazardan çıktıktan sonra ilk olarak Linea otobüs firmasının ofisine gidip ertesi gün akşam için 60 PEN’e Lima’ya gece otobüsü alıyorum. Bu sefer emin olmak istercesine tekrar tekrar otobüs yolculuğunun kaç saat süreceğini soruyorum ki, şehre en olmadık saatlerde varıp dımdızlak kalmayayım. Sonrasında da şehrin sokaklarını dolaşmaya çıkıyorum. Huaraz merkezinde çok gezecek görecek yer yok; zaten burası Peru’nun aksiyon merkezi olarak biliniyor. Her şey Huaraz’ı çevreleyen büyüleyici çevrede saklı.

Yine de gezmek isteyenler için ana meydan “Plaza de Armas”da “Museo Regional de Ancash” yer alıyor. Burası Güney Amerika’daki en geniş tarihi taş işlemelere ve heykellere ev sahipliği yapıyor. Aynı zamanda müzede birkaç mumya ve tarihi eser de sergileniyor. Şehir merkezinden yarım saatlik yürüme mesafesinde bulunan “Piscigranja de Truchas”da “Trucha” isimli, benim de bol bol tükettiğim beyaz balıkların yetiştirildiği balık çiftliklerini ziyaret edebiliyorsunuz. Şehrin doğusunda yer alan “Jirón José Olaya” şehrin depremden etkilenmemiş tek sokağı olarak anılıyor ve burada şehrin tarihi yüzüne tanık olabiliyorsunuz, geçmişte nasıl gözüktüğünü görebiliyorsunuz.

Ben sokaklarda bir süre dolandıktan sonra California Cafe’ye gidip burada bir şeyler atıştırıyorum ve blog’larımı tamamlamaya koyuluyorum. Bir yandan da yolculuğun sonraki bölümlerinde neler yapacağıma karar vermeye çalışıyorum. 1-2 saat cafe’de kaldıktan sonra film gösterimlerinin yapıldığı yerel sinema “Huaraz Satyricon”a gidip film izlemeye karar veriyorum; fakat ne yapıp ettiysem de mekanı bir türlü bulamıyorum. Elimdeki haritada yerin işaretlendiği noktadan en az beş kere geçip ara sokaklara bakıyorum. Başarılı olamıyorum. Ben de sokaklarda bir süre daha dolanıp bir süre parkta oturuyorum. Sonrasında da Huaraz’ın en güzel mekanlarından biri olan Café Andino’ya gidiyorum. Bu harika cafe, enfes yemekleri, güzel müzikleri, bisküvi renkli ışıkları bir yana içerisinde bulundurduğu kütüphanesi ile de benden tam puan almaya yetiyor. Ben burada kaç saat oturduğumun farkına varamıyorum.

Hostele döndüğümde girişte Perulu Victor ile tanışıyorum. Victor’la laf lafı açıyor. İki saate yakın muhabbet ediyoruz. Victor bölgede rehberlik yaptığını, bir sonraki hafta on günlük bir tur için Alman bir aile ile yola çıkacağını anlatıyor. Güzel muhabbetle bir gece daha tamamlanıyor. Ertesi sabah Laguna 69 yürüyüşüm için erkenden uyanmak üzere odamın yolunu tutuyorum.

23 Nisan 2014, Çarşamba.

DSC08253

DSC08260

DSC08264

DSC08267

Chavin öncesi mola verdiğimiz gölden görüntüler.

DSC08356

DSC08268

DSC08269

DSC08271

DSC08275

DSC08280

Chavin’in su kanalları.

DSC08285

DSC08289

DSC08292

Chavin’den.

DSC08294

DSC08295

Bu deliklerle dolu taş aslında bir takvim.

DSC08297

Taşlarda yer alan kabartmalar.

DSC08299

DSC08300

DSC08302

Tapınak duvarları taşlarla sıkı sıkıya örülmüş.

DSC08304

DSC08307

DSC08312

Kalıntıların merkezinde yer alan tapınağın sütunlarında çeşitli kabartmalar ve şekiller yer alıyor.

DSC08314

DSC08319

Şehrin altında yer alan labirentlerin havalandırmaları.

DSC08324

DSC08327

DSC08329

DSC08332

Chavin’den manzaralar.

DSC08336

Kalıntıların en önemli ve kutsal parçalarından bir tanesi, 4.5 metrelik Lanzon de Chavin.

DSC08340

DSC08344

DSC08347

Arkeolojik şehrin altında yer alan labirent gibi koridorlar zamanında şamanların dini törenler düzenlediğine inanılıyor.

DSC08352

DSC08355

Kalıntılar arasında dolaşan lamalar.

DSC08359

Chavin’in girişinden.

DSC08361

Küçük kasabalarda seçim propagandaları duvarlarda devam ediyor.

DSC08364

Chavin sonrası yemek yediğimiz kasabanın renkli sokakları.

Gece otobüsleri beni kandırmaya devam ediyorlar. Trujillo’dan bindiğim otobüs görevlileri otobüsün Huaraz’a 07:00′de varacağını söylemesine rağmen, 04:30′da Huaraz’a varıyoruz. Ben uykulu gözlerle nerede ve neden bulunduğumu algılamaya çalışırken bir anda kendimi otobüs istasyonundan dışarı atıyorum. Trujillo’da konakladığım hosteldekilerin tavsiyelerine uyup ‘Akilpo Hostel’de yerimi ayırttığım için, en azından sabahın köründe nereye gideceğimi de çok iyi biliyorum. Karanlık gecede yağmur yağarken ben de istasyonla hostel arasındaki 3-4 sokaklık mesafeyi yürümeye başlıyorum korka korka. Bir yandan da sokaklarda hala dolanan insanların çokluğuna şaşırıyorum. Sonradan şehirden kalkan turların çok erken başladığını ve birçok insanın bu nedenle Huaraz sokaklarında sabahın en olmadık saatlerinde görülebileceğini öğreniyorum.

Hostele vardığımda umutsuz bir şekilde kapıyı çalıp beklemeye başlıyorum. Şansıma beş dakika sonra uykulu gözlerle bir kadın kapıyı açıyor. Bir beş dakika beklememi rica ediyorum, hostel görevlisini çağırıyor. Hostel görevlileri sabahın o kör saatinde hiç mırın kırın etmeden bana odamı vermeyi bırakın, üstüne bir de bölgedeki turlar hakkında detaylı bilgi veriyorlar ve aynı günün sabahı için “Chavin” olarak da bilinen “Chavin de Huantar” isimli kalıntılara gidecek tura da ismimi yazıyorlar. Bir tam gün süren turun ücreti 35 PEN. Tur ekibi sabah 08:00′de buluşuyor, ben de fırsattan istifade odaya gidip o vakte kadar biraz uyukluyorum.

Sabah 08:00′de beni hostelimden alıyorlar ve Chavin yolculuğum da böyle başlıyor. Yol üzerinde etrafı çevreleyen karlı dağ zirveleri arasına sıkışmış bir gölde mola verip manzarayı içimize çekiyoruz. Chavin arkeolojik kalıntıları Huaraz şehrine üç buçuk saat mesafede bulunuyor. Bu arkeolojik kalıntılar, MÖ. 300-1500 yılları arasında bir dönemde bölgede yaşadığı düşünülen Chavin uygarlığından ismini alıyor. 1985 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine giren Chavin’in kıtadaki en eski uygarlıklardan biri olduğu söyleniyor. Bu bölge Kolomb öncesi kalıntıların en eskilerinden biri olarak biliniyor. Kalıntılar, 3177 metre yükseltide yer alıyor. Biz de öğlene doğru bölgeye varıyoruz. Rehberimiz iki saat boyunca bizi arkeolojik kalıntıların arasında dolandırıyor ve bölgenin hikayesini bize anlatıyor. 1945 yılında bölgede yaşanan bir deprem nedeniyle kalıntılar fazlasıyla zarar görse de kalıntılar arasında yürürken dönemin atmosferini hissedebiliyorsunuz. Özellikle şehrin altında örülü son derece iyi korunmuş labirentler ağı, zamanında Chavinli rahiplerin ritüellerini düzenlediği yerler olduğu için oldukça ilgi çekiyor. Bu labirentlerden bir tanesinde bölgenin en kutsal anıtlarından olan  4.5 metre yüksekliğindeki “Lanzon de Chavin” yer alıyor. Bu anıt aynı zamanda “Gülen Tanrı” olarak da biliniyor. Lamalar arasında dolanıp, kocaman merdivenleri inip çıkıp, bu farklı kültüre hayran olduktan sonra geri dönüş yolu öncesinde Chavin’in bulunduğu kasabaya gidip yerel restoranda karnımızı doyuruyoruz.

Zaten gidiş geliş yolda yedi saat geçirdiğimiz için Huaraz şehir merkezine vardığımızda çoktan akşam oluyor. Ben odaya dönmeden önce ana meydana bakan restoranlardan birisinde karnımı doyuruyorum. Sonrasında da hostelimdeki rahat odama dönüyorum. Huaraz, deniz seviyesinden 3100 metrede bulunduğu için akşamları oldukça soğuk oluyor. Odada yatağımın içine girip battaniyelerin altında televizyonda birbiri ardına gösterilen “Law and Order” bölümlerini izlemeye koyuluyorum. Uzun bir günü sonlandırmanın en güzel yanı.

Trujillo, Peru.

Standart

22 Nisan 2014, Salı.

DSC08223

DSC08225

 

DSC08228

Huanchaco sokakları.

DSC08226

DSC08227

DSC08230

DSC08231

DSC08232

 

Huanchaco sahilleri.

DSC08234

DSC08236

DSC08237

DSC08241

DSC08242

DSC08243

DSC08248

 

Huanchaco’nun geleneksel balıkçı tekneleri.

DSC08247

Bölge dalgaları nedeniyle sörfçüler arasında da oldukça popüler.

 

DSC08128

 

Museo de Sitio Chan Chan, pazartesi günleri kapalı olduğu için tekrardan gelmek durumunda kaldım.

DSC08249

DSC08251

Trujillo sokakları.

Sabah ilk işim yerel turizm firmalarından birisi aracılığıyla aynı gecenin akşamına Huaraz’a bir otobüs bileti almak oluyor. Otobüs bileti için 45 PEN ödüyorum. Sonrasında da Trujillo’dan yirmi dakika uzakta bulunan, bir dönemin meşhur balıkçı şehri olan; fakat günümüzde yabancılar arasında sörf cenneti olarak anılan Huanchaco’ya giden bir minibüse biniyorum. Merkezi Peru’nun tipik, küçük, koloniyel şehirlerine oldukça benziyor. Şehrin merkezinde aynı zamanda 1535 – 1540 yılları arasında inşa edilmiş ve Peru’nun en eski ikinci kilisesi olarak anılan ‘Santuario de la Virgen del Socorro’ yer alıyor. Huanchaco’nun asıl sırrı ise deniz kıyısında yatıyor.

Balıkçıların kullandığı sazlardan yapılan 2000 yıllık geleneksel tekneleri siyah kumlu kumsalları süslüyor. Bu teknelere ‘caballitos de tortora’ yani küçük atlar deniyor. Bunun nedeni de balıkçıların tekneler üzerinde adeta kovboylar gibi mücadele vermeleri.

Kumsalda sörf tahtaları ile dolanan birçok yabancı görebiliyorsunuz. Aralık ve Nisan ayları boyunca yüzmeye elverişli olan deniz, bu dönem dışında oldukça dalgalı olabiliyor. Bu da sörfçüler için bulunmaz fırsat yaratıyor. Üstelik sörf öğrenmek isterseniz iki saatliği sadece 45 PEN karşılığında bölgedeki sörf okullarından da birebir ders alabiliyorsunuz.

Bütün öğleni deniz kenarında geçirdikten sonra ilk olarak bir önceki gün ziyaret edemediğim ve aynı yol üzerinde bulunan ‘Museo de Sitio Chan Chan’a uğruyorum. Bu küçük müzeyi gezmek sadece yirmi dakikamı alıyor. Sonrasında Trujillo’ya dönüş yolu üzerinde dikkatimi çeken alışveriş merkezinde iniyorum. Bu devasa kompleks, Trujillo’nun geri kalanından oldukça farklı bir ortam sunuyor. Pahalı mağazalar ve lüks restoranlar Trujillo’nun zengin kısmını kendisini çekmeye yetiyor da artıyor bile. Bir süre burada oyalanıp karnımı doyurduktan sonra hostelime geri dönüyorum. Eşyalarımı alıp bir taksiye atlıyorum ve otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. Huaraz’a doğru uzunca bir yol beni bekliyor.

21 Nisan 2014, Pazartesi.

DSC08130

DSC08131

DSC08132

DSC08134

DSC08135

DSC08137

 

Arkeolojik bölgenin dış duvarları zamanında 10 metre kadar yüksekmiş.

DSC08138

DSC08139

Seramoni meydanı.

DSC08141

DSC08144

DSC08145

DSC08147

Duvar detayları.

DSC08159

DSC08156

DSC08163

DSC08165

 

Chan Chan’ın balıkları.

DSC08166

DSC08167

DSC08169

DSC08170

DSC08171

DSC08174

DSC08175

DSC08177

DSC08179

DSC08180

DSC08181

DSC08182

Geometrik duvar süslemeleri.

DSC08184

Odacıkları ve meydanları birbirine bağlayan koridorlar.

DSC08187

DSC08188

Arkeolojik bölge boyunca yolları gösteren balık işaretleri.

DSC08191

 

Chan Chan’ın kum rengi duvarları arasında bir de göl yer alıyor.

DSC08195

DSC08196

DSC08200

DSC08202

DSC08204

DSC08207

DSC08210

Chan Chan’ın Tschudi bölgesinden etkileyici detaylar.

DSC08219

 

Chan Chan kompleksinin kuş bakışı maketi.

DSC08222

 

Chan Chan’dan ana yola uzanan etkileyici yol manzarası.

Trujillo’nun etrafında çok sayıda farklı arkeolojik bölge bulunuyor. Bir önceki gün ziyaret ettiğim Huacas del Moche’ye ek olarak, Chan Chan, Huaca Esmeralda, Huaca Arco Iris ve Huaca El Brujo da ziyaretçileri bekliyor. Ben ise günü Güney Amerika’daki en büyük Kolomb öncesi yerleşim olarak kabul edilen ‘Chan Chan’ı ziyaret ederek geçirmeye karar veriyorum. 1300 yılı civarında Chimu Krallığı tarafından inşa edildiği düşünülen labirent gibi koridorlarla dolu, bu kum rengi şehir, İnkalar tarafından 1470′de işgal edilene kadar varlığını sürdürmüş. Şehirde 60.000 kişinin yaşamış olduğu tahmin ediliyor.

Kahvaltı sonrasında Espana Caddesi’nin köşesinden ‘B’ yazılı minibüslerden bir tanesine biniyorum ve beni Chan Chan’da bırakmalarını rica ediyorum. Minibüs beni arkeolojik bölgenin girişinde bırakıyor, bundan sonra birkaç yüz metrelik yolu yürümeniz gerekiyor. Fakat ben dümdüz gitmek yerine ilk gördüğüm yol ayrımından dönünce girer girmez kaybolmayı beceriyorum. Kaybolduğumu fark ettiğim şansıma karşıma arkeolog Alex çıkıyor. Bir süre muhabbet ettikten sonra bana yolu göstermeyi öneriyor. Normalde ziyaretin yasak olduğu çalışma alanlarına beni “özel misafirim” diye sokarak, kullandıkları teknolojileri anlatıyor ve diğer arkeologlarla tanıştırıyor. Arkeologlar ben oradayken duvarlardan birindeki yazıları lazer yardımı ile okumaya çalışıyorlar. Bana tek duvarı okumanın 8 saatlerini aldıklarından bahsediyorlar. Bir süre arkeologları izledikten sonra Alex beni kompleksin ana kapısına bırakıyor. Ben yardımları için teşekkür edip yanından ayrılıyorum.

Zamanında 36 kilometre karelik bir alana yayılmış Chan Chan şehri, günümüzde El Nino’nun etkisi ve kuvvetli yağışlar dolayısıyla oldukça zarar görmüş. Chan Chan girişi için aldığınız bilet size arkeolojik bölgeden biraz uzakta yer alan ‘Museo de Sitio Chan Chan’,  ‘La Huaca Esmeralda’ ve ‘La Huaca Arco Iris’e girme hakkı da veriyor.

9 ana şehirden oluşan bu bölgede girer girmez Tschudi bölgesini ziyaret edebiliyorsunuz. Kompleks boyunca balık şeklindeki işaretleri takip ederek etkileyici şehri tanıyabiliyorsunuz. Arkeolojik bölgede yoğun bir restorasyon çalışması devam ediyor ben ziyaret ederken. Buna rağmen kum renkli, geometrik şekillerle dolu duvarlara ve geniş seramoni meydanlarına hayran kalmadan edemiyorsunuz. Bölgede iki üç saate yakın kalıyorum. Zamanında insanların bu daracık koridorları ve büyük meydanları nasıl doldurduğunu hayal etmeye çalışıyorum. Sonrasında da çıkıp müzeyi ziyaret etmeye karar veriyorum. Yol üzerinden Trujillo tarafına giden bir minibüse biniyorum, aynı yol üzerinde bulunan müzenin önünde iniyorum; fakat hesaba katmadığım bir detay var. Günlerden pazartesi ve müze kapalı. Görevliler ertesi gün gelmemi, biletimin hala geçerli olacağını söylüyorlar. Ben de Trujillo’ya geri dönüyorum.

Plaza de Armas’ın bir başında yer alan ‘La Llave’ yani Anahtar isimli cafe’ye gidiyorum. Kahveleri ile meşhur bu ufak mekanda duvarlar çeşitli anahtarlarla süslü bulunuyor. Burada biraz vakit geçirip akşam üzeri yerel restoranlardan birinde akşam yemeği menüsü ile karnımı doyurduktan sonra hostele geri dönüyorum.

20 Nisan 2014, Pazar.

DSC08039

DSC08042

DSC08043

DSC08045

DSC08047

DSC08048

DSC08054

DSC08055

DSC08057

DSC08060

DSC08063

DSC08073

DSC08076

DSC08079

 

Smiley’li tuğla.

DSC08082

DSC08085

 

Ay Tapınağı’ndan detaylar.

DSC08086

DSC08087

DSC08092

 

Güneş Tapınağı’ndan geriye pek de görülecek bir şey kalmamış.

DSC08093

DSC08103

DSC08105

Etkileyici duvar resimleri.

DSC08107

DSC08108

DSC08109

DSC08110

Her kattaki öğeler ayrı bir şeyi simgeliyor.

DSC08113

Duvar resimlerinin tahmini orijinal halleri.

DSC08118

DSC08119

DSC08121

DSC08122

DSC08126

Huacas del Moche’den görüntüler.

IMG_6551

IMG_6556

Huacas del Moche Müzesi’nde yer alan kör adam seramiği.

DSC08127

 

Peru tatlıları.

Sabah güzelce kahvaltımızı yapıp, hostelde konaklayanlarla masa başı sohbetlerimizi tamamladıktan sonra Lucie ile beraber ‘Huacas del Moche’yi yani Moche Piramitleri’ni ziyaret etmeye karar veriyoruz. Suarez Caddesi’nin pazara yakın olan köşesinden kalkan SD yazılı minibüsler ile arkeolojik bölgeye kolayca ulaşabiliyor. Lucie’nin ayağında Huaraz’da yaptığı tırmanıştan dolayı problem olduğu için biz dolu dolu geçen birkaç minibüse binmiyoruz. Yaklaşık yarım saat kadar bekledikten sonra minibüslerin boş geçmediğinin farkına varıyoruz ve pazar eşyaları ile dolu dolu olan minibüste kendimize bir yer açıyoruz. Yol yirmi dakika kadar sürüyor. Sonrasında bindiğimiz minibüs bizi arkeolojik bölgenin girişinde bırakıyor.

Moche uygarlığının MS. 100 – 800 yılları arasında yaşadığı bu bölgede ‘Huacas del Sol y de la Luna’ yani Güneş ve Ay Tapınakları yer alıyor. Zamanında Ay Tapınağı dini ritüeller ve törenler için kullanılırken; Güneş Tapınağı idari, askeri ve yerleşim amaçlı kullanılmış. 130 milyondan fazla kerpiç tuğladan yapılmış Güneş Tapınağı, Amerika kıtasında inşa edilmiş en büyük Kolomb öncesi yapı olarak tahmin ediliyor; fakat günümüze gelene kadar çok zarar görmüş ve yıkılmış. Daha iyi korunmuş Ay Tapınağı ise her biri farklı bir amaca hizmet eden üç farklı platformdan oluşuyor. Tapınağın en ilgi çekici yanı ise rengarenk duvar resimleri.

Bölgeyi ziyaret etmek için turlardan birisine dahil olmanız gerekiyor. Görevli rehberler sizi ‘Ay Tapınağı’ içerisinde gezdirirken duvar resimlerinin anlamları ve bölgenin tarihi hakkında detaylı bilgi veriyorlar. Ay Tapınağı MS. 600 yılı civarında inşa edilmiş ve altı nesil boyunca farklı eklemeler ve kaplamalarla büyümüş. Günümüzde arkeologlar hala çeşitli bölgelerin ve odacıkların altından önceki dönemlere ait eserleri ve yapı parçalarını keşfe devam ediyorlarmış.

Piramitleri ziyaret ettikten sonra yolun diğer başında yer alan müzeyi ziyaret ediyoruz. Bu oldukça detaylı ve özenli hazırlanmış müzede iki saate yakın geçiriyoruz. Moche kültürü ve gelenekleri hakkında birçok farklı şey öğrenirken, uygarlığın harika seramik eserlerine hayran kalıyoruz.

Trujillo’ya döndüğümüzde de herkesten ününü bolca duyduğumuz ‘Casona Deza Cafe’ye uğruyoruz. Genişçe bir avlusu olan ve içerisi antika rahat koltuklarla donatılmış bu mekan şehrin geri kalanına kıyasla biraz pahalı olsa da, Trujillo’nun sıcağından sonra harika bir soluklanma ortamı sağlıyor bize. Burada saatlerce oturup muhabbet ediyoruz. Lucie, Fransa’da yaşıyor ve çalışıyor, bir aylık bir tatil için Peru’ya geldiğinden bahsediyor. Bıcır bıcır enerjisi ile yanındayken sizin de pozitif enerji dolmamanız mümkün değil. Hostele dönüş yolunda kaldığımız sokağın hemen karşısında yer alan ve Trujillo’nun en eski tatlıcısı olan ufak cafe’ye gidip enfes tatlılar alıyoruz. Lucie buraya daha önce uğradığı için deneyimli. Cam dolapları dolduran tatlıların görüntüleri bile ağzımızı sulandırmaya yetiyor.

Hava kararmışken hostele varıyoruz. Odamıza Hollandalı Anneke katılıyor bu sırada. Akşam yine muhabbet eşliğinde geçip gidiyor.

19 Nisan 2014, Cumartesi.

DSC07970

DSC07975

DSC07976

DSC07981

DSC07983

DSC07984

DSC07985

Casa de la Emancipacion.

DSC07987

DSC07990

Trujillo’nun kiliseleri.

DSC07995

DSC07997

DSC07998

DSC07999

Trujillo Pazarı’ndan.

DSC08000

DSC08001

DSC08005

Casa de Urquiaga.

DSC08006

DSC08007

DSC08008

Casa de Urquiaga’nın duvar kağıtları.

DSC08009

DSC08013

DSC08015

DSC08016

DSC08017

DSC08018

DSC08019

Casa de Urquiaga’dan detaylar.

DSC08020

DSC08021

Plaza de Armas’da yer alan Özgürlük Anıtı.

DSC08022

DSC08024

Trujillo Katedrali.

DSC08026

DSC08031

DSC08027

‘Sizin Tanrınız para’.

DSC08028

‘Korku toplumu.’

DSC08033

DSC08036

DSC08037

DSC08038

Trujillo’nun canlı renkleri.

Konakladığım hostelin en güzel yanlarından bir tanesi, ev gibi olması. Söylenen göre hostelin sahibi teyze zamanında Avrupa’ya yolculuk yapmış ve o zaman kendisini evinde gibi hissettiren bir hostelde kalmış. O zaman benzer bir hosteli kendi ülkesinde de açmayı kafasına koymuş ve yıllar sonra doğduğu, büyüdüğü ev olan bu iki katlı, kocaman avlulu beyaz evi bir hostele dönüştürmüş. Herkes her sabah aynı masanın etrafında kahvaltı yapıyor, evin ortak alanlarında insanlarla çok kolay tanışabiliyorsunuz, ev sahibi Marie ise sürekli sizinle ilgilenmek için hazır bekliyor. (Altında yatan tüm huysuzluğuna rağmen.) Marie’nin anlattığına göre kızı Brezilya’da okuyor. Türkiye ve Brezilya arasında seçim hakları olduğunu ve sonrasında Brezilya’nın daha mantıklı bir seçim olacağına inandıklarını anlatıyor.

Sabah uyandıktan sonra yuvarlak masanın etrafında yerlerimizi alıyoruz. Taze sıkılmış meyva suyu, omlet, ekmek, bal ve reçel birçok hostel kahvaltısından daha iyi bir alternatif sunuyor. Kahvaltı sonrasında odada bir süre dinlendikten sonra şehri adam akıllı gezmek adına kendimi sokaklara atıyorum.

İlk durağım bir önceki gün, gün batımında denk geldiğim Plaza de Armas oluyor. Meydanın tam ortasında heykeltıraş Edmund Möeller tarafından yapılmış ve üç bölümden oluşan ‘Özgürlük Anıtı’ yer alıyor. Sarı duvarları ile kolayca fark edilen katedralin yapımına 1647 yılında başlandığı; fakat binanın 1759′da yıkıldığı, sonrasında tekrardan inşa edildiği söyleniyor. Katedralin içerisinde dilerseniz ziyaret edebileceğiniz dini sanat eserleri müzesi yer alıyor. Her pazar günü saat 08:00′de meydanda bayrak töreni düzenleniyor.

Plaza de Armas’a doğru çıkan her sokak ayrı bir renklilik sunuyor şehre. Araç trafiğine kapalı ‘Jiron Francisco Pizarro’ olarak da bilinen Pizarro Sokağı boydan boya restoranlar, cafe’ler, mağazalar ve renkli dükkanlarla, şehrin en popüler sokağı olma özelliğini taşıyor. Trujillo’nun önemli müzeleri de bu sokak üzerinde yer alıyor. ‘Banco Central de la Reserva del Peru’ya ait ‘Casa de Urquiaga’ isimli koloniyel malikaneyi haftaiçi 09:30 – 15:15 saatleri arasında ziyaret edebiliyorsunuz. Cumartesi ise 10:00 ve 13:30 arasında. Üstelik girişler de ücretsiz. O dönemde kullanılan eşyalara tanık olup zaman içerisinde ufak bir yolculuğa çıkıyorsunuz adeta bu evi gezerken.

Yine Pizarro Sokağı üzerinde bir başka bankaya, ‘Banco Continental’a ait ‘Casa de la Emancipación’ yer alıyor. Burası 29 Aralık 1820′de Trujillo’nun bağımsızlığının ilan edildiği bina olduğu için ayrı bir öneme sahip. 19. yüzyıldan kalma ‘Palacio Iturregui’ buranın iki üç bina yanında yer alıyor. Fakat buraya her gün 08:00 ve 10:30 arasında ziyaret edebildiğiniz için erkenden uyanmanız gerekiyor. General Juan Manuel Iturregui’nin bağımsızlığı ilan ettiğinde burada yaşadığı biliniyor. Bina özellikle harika detayları ile dikkat çekiyor. Eğer hala koloniyel binalardan gına gelmediyse yine aynı sokak üzerinde Scotiabank’a ait ‘Casa de Mayorazgo de Facala’ da ziyaretçilere açık bulunuyor.

Farklı sokaklarda ise malikane meraklıların ziyaret edebileceği ve şehrin tarihine tanık olabilecekleri ‘Casona Orbegoso’ ve  ‘Casa Ganoza Chopitea’ – bu malikane koloniyel dönemin en iyi binası olarak adlanırılıyor – yer alıyor.

Şehrin farklı köşelerine yayılmış bazıları hala işlevini sürdüren, bazıları ise çoktan tarihi eser değerini kazanmış kiliseler bulunuyor. Şehirde aynı zamanda bir adet arkeoloji müzesi, bir tane de zooloji müzesi bulunuyor. Birçokları zooloji müzesinde komik şekilde doldurulmuş hayvanları görmek adına burayı ziyaret etmenin gerektiğini vurguluyor.

Ana meydanın iki üç blok uzağında da şehrin ana pazarı yer alıyor. Bu pazarın hemen yakınlarında yer alan ‘Jugeria San Augustine’ isimli minik büfe özellikle yereller arasında sandviçleri ile çok meşhur. Ben de pazarı gezmeden önce burada kendime bir yer açıp kocaman porsiyon sandviçleri ile karnımı doyuruyorum. Sonrasında da pazarın yolunu tutuyorum. Bu devasa pazarın içerisinde her türlü ürünü bulmak mümkün. Ben de akşam için yiyecek bir şeyler alıyorum. Özellikle taze meyvaler o kadar ucuz ki.

Sonrasında da artık gün batımı yaklaşırken hostelin yolunu tutuyorum. Lucie ile odada karşılaşıyoruz. Akşam yemeği, güzel muhabbet ve birkaç Friends bölümü ile bir gece daha sonlanıyor.

18 Nisan 2014, Cuma.

DSC07951

DSC07955

DSC07956

DSC07959

DSC07962

DSC07964

DSC07965

DSC07966

DSC07968

IMG_6349

IMG_6369

IMG_6433

IMG_6434

Cajamarca – Trujillo arası yoldan enfes manzaralar.

Sabah daha hava aydınlanmamışken erkenden ayarladığımız taksi ile otobüs istasyonuna gidiyoruz. Otobüsümüz 06:30′da olmasına rağmen, on beş dakika rötarla kalkıyor. Peru’nun batı kıyısında yer alan Trujillo’ya olan yolculuğumuz yedi saate yakın sürüyor. Bu sırada And Dağları’nı aştıktan sonra enfes manzaralara tanık oluyoruz. Tarlalar, ormanlar, çorak araziler, barajlar, nehirler geçiyoruz. Bu yedi saat boyunca her gördüğümüz bölge birbirinden oldukça farklı atmosferleri sergiliyor.

Trujillo, Francisco Pizarro tarafından 1534 yılında kurulmuş ve ismini Pizarro’nın İspanya’da Estremadura’da doğduğu yerden almış. Bereketli Moche Vadisi’nde yer aldığı için zenginlik içerisinde yaşayan Trujillo, 1536 yılında İnka isyanı sırasında kuşatılmış ve 1820 yılında İspanya’dan bağımsızlığını kazanan ilk Peru şehri olmuş.

Trujillo otobüs istasyonuna vardığımızda Gallerli aile ile ayrılıyoruz. Onlar yakındaki kumsal kasabası olan Huanchaco’ya gitmeye karar veriyorlar, ben de Trujillo’nun rengarenk koloniyel sokaklarında bir süre vakit geçirmeye karar veriyorum. İstasyondan şehrin merkezine 7 PEN ödeyerek bir taksi tutuyorum. Hem Gallerli ailenin önerdiği, hem de Kolombiyalı çiftin tavsiye ettiği Munay Wasi Hostel’e yerleşiyorum. Hostelin yaşlıca sahibesi ile bir süre sohbet ettikten sonra eşyalarımı yerleştiriyorum. Güzel bir duş alıyorum.

Şehirde biraz da paskalya tatilin etkisiyle kutlamalar devam ediyor, bu nedenle birçok yer kapalı. Ben de günü biraz ağırdan alarak sokaklarda dolanıyorum. Şehrin ana meydanı ‘Plaza de Armas’a gidiyorum. Meydanı çevreleyen sokaklar arasına sıkışmış rengarenk evleri, etkileyici koloniyel binaları izliyorum.

Sonrasında da karnımı doyurmak için yol üzerindeki restoranlardan birine giriyorum. Hava kararmaya yakınken de hostele geri dönüyorum. Odada benimle beraber konaklayan Fransız Lucie ile de böyle tanışıyorum. Son derece enerjik ve pozitif olan Lucie ile saatlerce muhabbet ediyoruz. Beraber akşam yemeği hazırlıyoruz. Sonrasında da odadaki kablolu yayına sahip televizyondan nasiplenip arka arkaya 4-5 bölüm ispanyolca alt yazılı Friends izliyoruz. Böyle geceler ev ortamlarını ne kadar özlediğimi bana hatırlatıyor.

Cajamarca, Peru.

Standart

17 Nisan 2014, Perşembe.

DSC07813

DSC07816

DSC07817

DSC07819

DSC07821

DSC07824

DSC07826

DSC07830

DSC07832

DSC07839

 

Ventanillas de Otuzco’dan manzaralar.

DSC07840

DSC07845

DSC07855

DSC07858

 

Seçim propagandaları binalar üzerine adayların isimleri yazılarak yapılıyor.

DSC07859

DSC07860

 

Otuzca’dan İnka Banyoları’na yürürken.

DSC07861

DSC07862

DSC07863

DSC07866

DSC07867

DSC07869

DSC07871

IMG_6198

IMG_6200

IMG_6201

 

Pazardan manzaralar.

IMG_6207

Yenmeyi bekleyen garibim Gine Domuzları.

DSC07872

DSC07874

DSC07875

Cajamarca sokakları.

IMG_6158

 

 

Peru’da birçok şehirde karşıma çıkan el izleri.

IMG_6250

 

 

Günün ganimetleri: koka yaprağı, koka yaprağı çayı, koka yaprağı şekerlemeleri.

DSC07876

DSC07878

DSC07879

DSC07880

DSC07882

Cerro Santa Apolonia, nam-ı diğer Mirador’dan şehrin manzarası.

DSC07889

DSC07890

 

Mirador’dan aşk mesajları.

DSC07891

 

Mirador’da yer alan hediyelik eşya tezgahları.

DSC07893

DSC07895

 

San Francisco kilisesi.

DSC07899

DSC07901

DSC07904

 

Fidye Odası.

DSC07908

 

Belen Kompleksi’nin avlusu.

DSC07910

 

Hastanenin ana odası hücre şeklindeki küçük odacıklardan oluşuyor.

DSC07911

DSC07912

DSC07913

DSC07917

 

Kompleksde yer alan sergiler, avlular ve bahçeler.

DSC07918

DSC07919

DSC07920

 

Belen Kilisesi’nin işlemeleri oldukça etkileyici.

DSC07921

DSC07922

DSC07923

DSC07924

DSC07925

DSC07926

DSC07928

DSC07930

DSC07931

DSC07932

Belen Hastanesi’nin kadınlar bölümü günümüzde ufak bir arkeoloji müzesine ev sahipliği yapıyor.

DSC07939

DSC07940

DSC07942

 

Plaza de Armas.

DSC07945

DSC07946

DSC07948

Katedralin ince işlemeleri.

DSC07950

Şehir merkezinde dini kutlamalar devam ediyor.

Sabah uyanınca ilk işimiz karnımızı doyurmak için bir yerler aramak oluyor. Meydana yakın ‘Restaurant Tuna’ya gitme konusunda anlaşıyoruz. Pippa ve Ric restorana yönelirken, biz de Simon ile öncesinde otobüs istasyonuna gidip bir sonraki sabah için Trujillo biletlerimizi netleştirmeye karar veriyoruz. Bir taksiye atlayıp istasyona gidiyoruz ve 20 PEN karşılığında firmalardan birisinden biletlerimizi alıyoruz. Sonrasında da grubun geri kalanı ile restoranda buluşuyoruz. Leziz kahvaltı sırasında gün içerisinde ne yapacağımızı tartışıyoruz. Ben “Ventanillas de Otuzco” olarak bilinen kaya mezarlarına gitmeyi istiyorum, Pippa ve Ric ise bölgedeki bir başka kasabaya gitmeyi planlıyorlar. Simon ise günü biraz ağırdan almak istediğini söylüyor. Sonuç olarak kahvaltıdan sonra ayrılıyoruz ve akşamüzeri buluşmak üzere sözleşiyoruz.

Ben merkez pazarın olduğu bölgeye gidip buradan Otuzco’ya giden minibüslerden bir tanesine atlıyorum. Bilet sadece 1 PEN. Yolculuk yirmi beş dakika kadar sürüyor. Şoför beni “Ventanillas de Otuzco”nun girişinde indiriyor. Her taraf yemyeşil. Giriş için 5 PEN ödemek gerekiyor. Otuzco’nun pencereleri olarak da bilinen İnka öncesi döneme ait bu kaya mezarlar, Cajamarca’dan sekiz kilometre uzakta bulunuyor. Bölgede 337 adet mezar penceresinin yer aldığı söyleniyor.

Bölgeye girdiğinizde küçük bir yokuşu çıktıktan sonra bu devasa kayalar karşınıza çıkıyor. Kayalara yaklaşmak yasak olsa da daha önce mezar olarak kullanılan delikleri fark edebiliyorsunuz. Üstelik buradan bölgenin manzarası da oldukça etkileyici. Dönüş yolunda otobüse binmek yerine şehre kadar uzanan dümdüz yolu takip etmeye karar veriyorum. Yolun iki tarafında da küçücük kerpiç evleri seçim propagandaları süslüyor. Geniş yeşillik alanlarda ineklerini sağan yerelleri görebiliyorsunuz. Cajamarca’nın süt ürünleri ile meşhur olmasının bir nedeni de bölgedeki besili inekleri.

Bir süre yürüdükten sonra “Los Baños del Inca”ya yani İnka Banyoları’na varıyorum. Bölge özellikle kaplıcaları ile meşhur olduğu için burada bir süre mola vermeyi de ihmal etmiyorum. Sabah 04:30′dan itibaren açık olan ve içinde birkaç havuz bulunan bu kaplıcalarda daha önce İnka Kralı Atahualpa’nın rahatlamak için kullandığı havuzlara siz de girebiliyorsunuz. Üstelik bir saati için sadece 5 PEN ödeyerek.

Yarım saat kadar kaplıcalarda kaldıktan sonra Cajamarca’ya dönüş için anayoldan bir minibüse biniyorum ve pazara yakın bir yerde iniyorum. Sokaklarda uzanan ve her bölümde ayrı bir ürünün satıldığı pazarda birkaç tur atıp taze meyva satın alıyorum. Sonrasında da şehir merkezindeki tarihi mekanları gezmek adına o bölgeye yöneliyorum.

İlk olarak tüm şehrin manzarasını izleyebileceğiniz “Mirador” isimli tepe noktasına gidiyorum. Buraya aynı zamanda “Cerro Santa Apolonia” da deniyor. Tepede yer alan kayalardan bir tanesinin zamanında İnka Kralı tarafından ordularını izlemek için kullanıldığı söyleniyor. Bu tepeden bütün şehrin sıralı sokaklarını, farklı bölgelere yayılmış kiliselerini görebiliyorsunuz. Bir süre burada müzik yapan gençlerin yanına oturup manzarayı izliyorum.

Ana meydana döndüğümde ilk durağım “El Cuarto del Rescate” yani “Fidye Odası” olarak bilinen mekan oluyor. Buraya girişte satın aldığınız 5 PEN’lik bilet size şehirdeki çeşitli müzeleri ve tarihi mekanları gezme fırsatı veriyor. Cajamarca’da İnka döneminden bugüne ayakta kalan tek bina olan “Fidye Odası” zamanında İnka Kralı Atahualpa’nın hapsedildiği oda olarak biliniyor. Atahualpa’nın özgürlüğü karşılığında, Francisco Pizarro’ya bu odayı bir kere altınla, bir kere de gümüşle doldurma sözü verdiği anlatılıyor.

Bu küçük yapıyı gezdikten sonra “El Complejo de Belen”i ziyaret ediyorum. Farklı yapılardan oluşan bu kompleks zamanında hem kilise, hem de hastane olarak kullanılmış. Bütün yapının volkanik kayaçlarla 1627 ve 1774 yılları arasında inşa edildiği biliniyor. Rahibeler tarafından işletilen küçük hastanenin geniş odasında 31 adet küçük hücre türünde odacıklar bulunuyor. Kadın hastanesi olarak kullanılan binada günümüzde arkeoloji müzesi yer alıyor. Belen kompleksinden birkaç metre uzakta yer alan “Museo de Etnografia”ya uğruyorum. Burada zamanında kullanılan yerel kıyafetler, tarım aletleri, müzik enstrümanları ve el işi ürünler sergileniyor. Cajamarca kültüründen öğeler farklı odacıklarda ziyaretçilere anlatılıyor.

Bir süre bölgede dolanıp farklı kiliseleri ve sokakları gezdikten sonra tekrardan ana meydana dönüyorum. Plaza de Armas’ta dolanırken bir de ne göreyim, Chachapoyas’ta Kuelap turunu beraber yaptığım yaşlı Kolombiyalı çift de burada. Bir süre sohbet ediyoruz. Bundan sonra Trujillo’ya gideceğimi duyunca, elime o şehirdeki bir hostelin kartını sıkıştırıyorlar. Leimebamba – Cajamarca arasındaki yolculuktan bahsederken de bir daha asla o yolculuğu yapamayacaklarını, yol boyunca kalp krizinin eşiğinde gezindiklerini anlatıyorlar. Sonrasında tekrardan vedalaşıyoruz.

Plaza de Armas’ın tam ortasında 1692 yılından kalma bir havuz yer alıyor. Bu havuzun Kolomb’un Amerika kıtasına ayak basmasına ithafen yapıldığı biliniyor. Meydanın etrafında bulunan Katedral ve San Francisco kilisesi ortama ayrı bir hava katıyor. Gün batımını meydanda izledikten sonra Gallerli aile ile buluşmak üzere otelin yolunu tutuyorum.

Yarım saat içerisinde teker teker herkes odaya dönüş yapıyor. Günün nasıl geçtiğinden, neler yaptığımızdan bahsediyoruz bir süre. Sonrasında da akşam yemeği için dışarı çıkıyoruz. Daha önce gördükleri yerel bir sandviç dükkanına gitmeyi öneriyorlar. Son derece modern tasarlanmış bu mekanın önündeki sırada bize de yer açılsın diye bekliyoruz. Sonunda bize ayrılan masada, örtü olarak devasa bir boyama kağıdı ve masanın ortasında da bol bol renkli kalemler bulunuyor. Yemeklerimizi beklerken herkes de yeteneklerini ortaya koyuyor. Simon’ın çizdiği insan mı yoksa köpek mi olduğunu ayırd edemediğimiz garip karakterle dalga geçerken leziz sandviçlerimiz geliyor. Karnımızı doyurup ana meydana gidiyoruz.

Ana meydanda kutlamalar devam ediyor. Dini bayramları nedeniyle her kiliseyi sırasıyla ziyaret eden Perulular adaklarda bulunuyor. Biz de şehir merkezindeki gruba takılıp sırasıyla kiliseleri dolanıyoruz, kilise önüne toplanmış tezgahlardan şekerlemelerimizi satın alıyoruz, sonrasında da çok geç kalmadan otelimize geri dönüyoruz. Ertesi sabah için bir taksi ayarlayıp yatakların yolunu tutuyoruz.

16 Nisan 2014, Çarşamba.

IMG_5968

IMG_5971

IMG_5986

IMG_5987

IMG_5992

IMG_6003

IMG_6006

IMG_6064

IMG_6081

IMG_6129

 

Leimebamba – Cajarmarca yolundan nefes kesen manzaralar.

IMG_6144

Cajamarca’nın köpek çeteleri.

Leimebamba’dan Cajamarca’ya her gün iki adet otobüs firması gidiyor. Bu firmalardan birisi ‘Virgen del Carmen’, bir diğeri ise ‘Raymi Express’. Biz de Virgen del Carmen aracılığıyla sabah 08:30′daki ilk otobüse 30 PEN karşılığında biletlerimizi alıyoruz. Otobüs hemen meydandan kalktığı için otobüs durağına gitme gibi bir dert yok. Sabah otobüse binmeden önce meydanı çevreleyen dükkanlardan birinden meyveli yoğurt satın alıyorum. Leimebamba özellikle süt ve süt ürünleri ile meşhur. Peynirleri ve yoğurtları taze bir şekilde her köşe başından satın alabiliyorsunuz. Yol için atıştırmalıkları depoladıktan sonra meydanda bekleyen eski püskü otobüsümüzün yolunu tutuyorum.

Gallerli aile ile beraber otobüsteki yerimizi alıyoruz. Otobüs yolculuğunun on saate yakın süreceğini söylüyorlar. Yarım saat rötarlı da olsa yola koyulduğumuzda yorgunluktan hemen uyuyakalıyorum ben. Bir iki saat sonunda gözlerimi açtığımda gördüğüm en güzel manzaralardan birine uyanıyorum, otobüsle resmen bulutların üzerinde ilerliyoruz. Yol tek şerit ve zigzaglarla dolu olduğu için uçarım kenarına çok yakın bir şekilde yolculuk yapıyoruz. Yol o kadar tehlikeli ki şoförümüz 20 kilometreden daha hızlı gitmiyor ve her köşeyi dönüşte, karşıdan araba gelip gelmediğinden emin olmak adına kornayı çalıyor. Bir kere uyandıktan sonra neredeyse dokuz saat boyunca gözümü bile kırpmıyorum. Açık ara farkla And Dağları arasında kah bulutların üzerinde, kah nehirlerin yanı başında, kah tarlalar arasında, kah şehirlerin sokaklarında yaptığımız bu otobüs yolculuğu en hatırlanası yolculuklarımdan biri oluyor. Her seferinde Simon ile bir sağ koltuklara, bir sol koltuklara geçiyoruz fotoğraf çekebilmek adına.

Akşam hava karardığında Cajamarca’ya ancak varabiliyoruz. Otobüs istasyonundan bir taksiye atlayarak ‘Plaza de Armas’ isimli meydanın bulunduğu bölgeye gidiyoruz. Peru’daki her şehrin ana meydanının ismi istisnasız ‘Plaza de Armas’, bu nedenle kaybolmak gibi bir lüksünüz pek yok. Meydana vardığımızda nerede kalacağımız konusunda pek bir fikrimiz yok. Bir süre etraftaki hostelleri dolanıp fiyatları sorguladıktan sonra Simon, Chachapoyas’tayken Jose’den bir otel ismi aldığından ve ellerindeki rehber kitapta yerini işaretlediklerinden bahsediyor. Biz de bu oteli arayışa girişiyoruz. Ana meydandan on dakika yürüme mesafesinde bulunan ‘Hospedaje Aventuras’ geldiğimizde, otelin tek bir odasını çok cüzi bir fiyata bize vermeyi öneriyorlar. Biz de çok düşünmeden odayı tutuyoruz. Eşyalarımızı bıraktıktan sonra da ana meydana bir şeyler yemek üzere çıkıyoruz.

Meydanda bir kaç tur atıp canlı müzik çalan İnka kostümlü gençleri dinledikten sonra ‘Don Paco’ isimli restoranda karar kılıyoruz. Yorgunluk biralarını, pisco sour’lar takip ediyor. Kocaman porsiyonlarda gelen leziz yerel yemekler herkesi mutlu etmeye yetiyor. Yemek sonrasında şehrin sokaklarında dolanıyoruz. Deniz seviyesinden 2700 metre yüksekte bulunan 100.000 nüfuslu bu sevimli şehir kiliseleri, İnka banyoları ve sıcak kaplıcaları ile meşhur. Bölgede bulunan ve ABD tarafından işletilen Yanacocha madeninin dünyanın en büyük ikinci altın madeni olduğu söyleniyor. Bu madenden şu ana kadar 7 milyar USD değerinde altın çıkarıldığı anlatılıyor.

Şehrin görece sakin sokaklarında dolandıktan sonra denk geldiğimiz bir cafe’ye giriyoruz. Kahvelerimiz eşliğinde tatlılarımızı söylüyoruz. Peru’nun güneyine indikçe şehirlerin profilleri de değişiyor. Güzel insanlarla güzel muhabbetler eşliğinde geçen geceler ise en akılda kalanı oluyor.

Leimebamba, Peru.

Standart

15 Nisan 2014, Salı.

DSC07729

DSC07732

DSC07733

Benzin istasyonu.

DSC07735

DSC07736

DSC07744

DSC07745

DSC07746

DSC07748

DSC07750

DSC07754

Müzeye doğru yürürken etkileyici manzaralara denk geliyoruz.

DSC07767

DSC07755

DSC07764

Kentikafe müze ziyareti öncesi ya da sonrasında mutlaka uğranması gerekilen bir mekan.

DSC07768

DSC07770

DSC07771

DSC07773

Museo Leimebamba.

DSC07774

Kolye gibi gözüken bu ipler aslında Kolomb öncesi dönemde takvim olarak kullanılıyor.

DSC07777

DSC07778

Bu hayvancıklar çanta olarak kullanılıyormuş.

DSC07779

DSC07781

DSC07783

DSC07785

DSC07786

DSC07788

DSC07790

Museo Leimebamba’da sergilenen mumyalar ve tabii ki aslında fotoğraf çekmek yasak.

DSC07795

Müzeden dönüş yolunda yağmur etkisini artırıyor.

DSC07798

DSC07799

DSC07800

IMG_5943

DSC07802

DSC07806

Leimebamba’dan manzaralar.

DSC07807

Leimebamba ana meydanı.

DSC07808

Sağlıklı içecek tezgahlarında her türlü baharat ve bitki bol şekerle karıştırılıyor.

Gece çok az uyumama rağmen sabah erkenden uyanıyorum. Amacım şehre 60 kilometre uzakta bulunan ve müzesi ile meşhur Leimebamba’ya gidebilmek. Hostelin sahibi Jose’den bu şehre nasıl ulaşabileceğimi öğrenmeye çalışırken, şansıma Jose yarım saat sonra kalkacak bir otobüsten bahsediyor. Üstelik benimle beraber hostelden gidecek bir de Gallerli bir aile bulunuyor. Otobüs firmasını arayıp bana yer ayırtıyoruz. Ben o arada gidip eşyalarımı toplayıp hazır beklemeye başlıyorum. Sonunda küçük bir minibüs bizi hostelimizden alıyor. Dört saatlik Leimebamba maceramız da bu şekilde başlıyor.

60 kilometre dediğime bakmayın, yollar o kadar virajlı ki, ister istemez saatte yirmi kilometreden hızlı gidemiyoruz. Öğlene doğru küçücük bir ana meydan ve iki üç sokaktan oluşan Leimebamba’ya varıyoruz. Bu sırada Gallerli aile de muhabbete başlıyoruz. Simon altı aya yakındır Latin Amerika’yı geziyor ve gönüllülük yapıyor. Annesi ve babası Pippa ve Ric de Simon’a eşlik etmek adına tatillerini Peru’da geçirmeye karar veriyorlar. Hep beraber Jose’nin önerdiği ana meydan üzerinde bulunan ve inşaatı hala devam eden bir otelde konaklamaya karar veriyoruz. Otelin yarısı yapılmış, yarısı hala inşaat halinde olmasına rağmen bize önerdikleri ucuz fiyatları reddedemiyoruz.

Eşyalarımızı odalarımıza bıraktıktan sonra da Leimebamba’nın meşhur müzesini görmek üzere yola koyuluyoruz. Şehrin daracık sokaklarından ilerledikten sonra genişçe bir yeşillik alana denk geliyoruz. Buradaki futbol sahasında okuldan yeni çıkmış çocuklar futbol oynuyorlar. Bir yandan da şehirlerine yeni gelmiş biz yabancılara meraklı gözlerle bakıyorlar. Bu yeşillik alanın sonundan müzenin bulunduğu tepeye doğru merdivenler uzanıyor. Anlatılanlara göre yereller bu merdivenleri kendileri inşa etmişler. Merdivenlerden yukarı çıktıkça uçsuz bucaksız yeşilliklerin arasına konuşlanmış bu şehrin manzarasını da daha iyi fark etmeye başlıyorsunuz. Yeşilin her tonu akarsuların etrafında kendisini belli ediyor. Arada hafif atıştıran yağmur da ortama ayrı bir hava katıyor. Nefesimizi tutmuş müzeye doğru manzaranın tadını çıkara çıkara ilerliyoruz.

Müzeyi ziyaret etmeden önce ben internetten okuduğum üzere müzenin tam da karşısında yer alan ‘Kentikafe’ye girmeyi öneriyorum. Bu küçük cafe, müzeyi inşa eden takım üyelerinden Avustruyalı bir arkeologa ait. Cafe’nin ünlü kahvesi ve tatlıları bir yana, arka bahçesinde besledikleri sinekkuşları bu sevimli mekanın Leimebamba’nın en ünlü noktası olmasında rol oynuyor. Yeşillikler arasında bir masaya oturup kahvelerimizi ve sandviçlerimizi söylüyoruz. Bu sırada başımızın üzerinde uçan onlarca sinekkuşunun narinliğine hayran kalıyoruz. Karnımızı doyurup bir saat kadar mola verdikten sonra da müzeyi ziyaret ediyoruz.

Normalde ziyaret rotasında çok da bulunmayacak bu şehrin ve dolayısıyla ‘Museo Leimebamba’ olarak da bilinen müzenin ünlü olmasının ana nedeni bölgedeki çiftçiler tarafından 1996 yılında keşfedilen altı adet “chullpa” yani mezar kulesi. “Laguna de los condores” isimli göle bakan bir tepede, bulut ormanından 100 metre yüksekte bir çıkıntıda yer alan bu altı kulede toplamda 219 mumya ve 2000′den fazla eser bulunmuş. Bu mumyalar ve eserler Leimebamba Müzesi’nde sergileniyor. Bazıları kumaş içerisinde, bazıları ise iplerle sarılmış mumyaların şekilleri oldukça ürkütücü duruyor. Müzenin inşası için Avusturya’nın bölgeye 800.000 USD verdiği söyleniyor. Dilerseniz ‘Laguna de los Condores’i de atlarla ziyaret edebiliyorsunuz; ama turlar 2-3 gün sürüyor.

Biz bir saate yakın müzede oyalanıyoruz. Gerçekten de mumyaları görmek adına, bu küçük şehirde durduğumuza o kadar seviniyorum ki ben. Mumyaların yüz ifadeleri, ellerinin suratlarına doğru duruş biçimleri, sıralanışları, bazı mumyaları kaplayan tekstillerin işlemeleri… daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Bazı mumyalar adeta Edvard Munch’ın ‘Çığlık’ tablosundan fırlamışı andırıyor.

Müzeyi ziyaret ettikten sonra geldiğimiz yoldan dönmemek adına kendimize alternatif yürüyüş rotası arıyoruz ve tarlalar arasından çamurlara bata çıka şehir merkezine doğru ilerliyoruz. Şehir merkezine vardığımızda Simon ile biz biraz sokaklarda dolanıp fotoğraf çekiyoruz. Sonrasında da akşam yemeği için buluşmak üzere odalara çekiliyoruz.

Hava karardığında da yemek arayışı ile dışarı çıkıyoruz. Şehirde toplasanız zaten 2-3 mekan bulunuyor, bunlardan birkaç tanesini hijyenik nedenlerle, diğerlerini de Pippa vejetaryan olduğu için eliyoruz. Sonunda bulduğumuz bir evin ön verandasına kurulmuş restoranda karnımızı doyuruyoruz. Hava kararmasına rağmen şehirde değişik bir atmosfer var. Ana meydanda birçok aile oturuyor, herkes dükkanlarının önünde, iki üç mağazadan yüksek müzik sesleri yükseliyor. Odalara çekilmeden önce meydanda aloe vera ile garip jöleli bir içecek yapan teyzenin önünde biraz oyalanıyoruz. Sonrasında fark ediyoruz ki, sokaktan her geçen bu küçük tezgaha uğramadan geceyi sonlandırmıyor. Biz de içeceklerimizi yudumlayıp odaların yolunu tutuyoruz.

Chachapoyas, Peru.

Standart

14 Nisan 2014, Pazartesi.

DSC07631

DSC07632

DSC07634

 

Luyo, yol üzerinde denk geldiğim küçücük bir kasaba.

DSC07635

DSC07637

 

Evler genelde tuğlalar ile inşa edildikten sonra belirli bir tür toprak ile kaplanıyorlar.

DSC07639

 

Cruzpata’dan Karajia’ya uzanan yola girmeden önce.

DSC07640

 

IMG_5718

 

IMG_5720

DSC07644

 

Tarlalar arasından çamurlara bata çıka ilerlemek gerekiyor.

DSC07648

DSC07654

DSC07666

DSC07670

DSC07679

 

Anıt mezarlar muazzam bir kayalıkta uçuruma bakacak şekilde yer alıyorlar.

IMG_5770

Dönüşü at sırtında yapıyorum.

DSC07692

 

Chachapoyas sokakları.

DSC07693

DSC07694

 

DSC07712

Zoom’u olmayan fotoğraf makinesi ile kanlı ayı çekmeye çalışınca sonuç pek başarılı olmuyor.

DSC07709

 

Terastan Chachapoyas manzarası.

IMG_5779

IMG_5780

IMG_5781

Instituto Nacional de Cultura Museo’nun ürkütücü mumyaları.

Chachapoyas’ın etrafında o kadar çok gezilecek görülecek mekan var ki, burada bir ay da kalsanız tamamına zamanınız yetmeyebilir. Kuelap, Karajia, Revash, Tajopampa gibi tarihi kalıntılara ek olarak bölgede harika yürüyüş rotaları da bulunuyor. Dilerseniz şehrin biraz dışarısına çıktığınızda bulut ormanları ve şelaleler  ile karşılaşabiliyorsunuz. Bunlar arasında özellikle dünyanın dördüncü yüksek şelalesi olduğu söylenen Gocta Şelalesi dikkat çekiyor.

Uyandığımda hava yine kapalı ve yağmurlu olduğu için Gocta Şelalesi’ni es geçip Karajia’da bir uçurumda yer alan mumya heykelleri görmeye karar veriyorum. Kahvaltıdan sonra hostelden çıkıp ana meydan etrafındaki tur firmalarını gezerek Karajia’ya tur olup olmadığını soruyorum. Şansıma bölgeye talep yok, ne yazık ki tur da yok. Ben de hostele dönüp Jose’ye durumu anlatıyorum. Jose dilersem bölgeye kendim gidebileceğimi söylüyor. Bunun için iki araç değiştirmem gerektiğini anlatıyor.

Verdiği tarifleri dinleyerek pazarın yakınlarından kalkan ve Luya isimli şehre giden bir minibüse biniyorum. Yolculuk sırasında tanıştığım Raul amca bana Lima’da yaşadığından ve hayatından bahsederken arada bölgeye ilişkin ipuçları vermeyi de ihmal etmiyor. Luya’dan önce kendi durağı yaklaştığında, inmeden önce tek başıma yolculuk ediyorum diye elime bir dua tutuşturuyor. Luya’da inip Cruzpata isimli şehre giden paylaşılan taksilerden bir tanesine biniyorum. Yol toplamda iki saate yakın sürüyor. Cruzpata’ya vardığımda ise “sarcofagos” olarak bilinen anıt mezarlara uzanan tarlalar arasından geçen çamurlar içindeki yolda kaya kaya yürüyorum. Yol bir noktadan sonra oldukça dikleşiyor. Düşmemeyi becererek sonunda kayaların bulunduğu bölgeye geliyorum. Burada oldukça etkileyici bir noktada içlerinde mumyalar bulunan heykelleri görebiliyorum.

1000 yaşındaki, İnka öncesi döneme ait, her biri iki metre yüksekliğinde bulunan bu altı adet mezar, uçurum kenarında muhteşem bir manzaraya bakıyor. (Eskiden 8 adetmiş, 2 tanesi çökmüş.) Odun, kil ve saman kullanılarak yapılmış bu mezar – heykellerin her biri birer insanı andırıyor. İçlerinde mumya ve değerli eşyalar olduğu biliniyor. Bu uygulama sadece üst düzey şaman, savaşçı ve liderlere yapılıyor. Anıtların üzerinde yer alan iskelet parçalarının ganimet olarak saklandığı düşünülüyor.

Bir süre bölgedeki  banklara oturup bu heykelleri izliyorum, sonrasında da çok geç kalmadan dönüş yoluna koyuluyorum. Ben tırmanışa başlamışken kalabalık bir turist grubu da öfleye pöfleye kayaların arasından yolu inmeye çalışıyor. Grup arasında atları ile yabancıları getiren teyzeler de bulunuyor. Fiyatı sorduğumda o kadar düşük bir rakam söylüyor ki, tepeye kadar olan yolu at sırtında çıkmanın en mantıklı hareket olacağına karar veriyorum. Atın attığı her adımda da içten içe bu kararımdan dolayı seviniyorum.

Yokuşun başına geldiğimde köşe başındaki evin sahipleri otobüsün o bölgeden geçtiğini, iskemlelerden birine oturup bekleyebileceğimi belirtiyorlar. Otobüsün gelmesi yirmi dakikayı buluyor. Geldiğim yolu takip ederek Chachapoyas’a dönüyorum. Önce Luya’ya, oradan da Chachapoyas’a araç değiştiriyorum.

Şehre vardığımda hava hala kararmamış. Ben de ‘Plaza de Armas’ın köşesinde bulunan ‘Instituto Nacional de Cultura Museo’ya uğruyorum. Girişi ücretsiz bu küçücük müzede Kolomb öncesi dönemden kalma birkaç seramiğe ek olarak birkaç tane mumya da yer alıyor. Bu mumyaların surat ifadeleri özellikle dikkat çekiyor.

Sonrasında da bu beyaz koloniyel şehrin sokaklarında birkaç tur atıyorum, akşam yemeğimi yiyorum ve odama geri dönüyorum. Odada bir şeyler okuyup yolculuğumun bir sonraki adımlarını planlamaya uğraşıyorum. Yakınlarda bir yerden belirli aralıklarla yükselen bando sesleri de geceme şenlik katıyor. Çok geç olmadan uyuyakalıyorum. Gece 3 gibi uyandığımda da bir türlü uyku tutmuyor. İnternette dolanırken, ‘blood moon’ olarak bilinen kanlı ay tutulmasının gerçekleşeceği geceye denk geldiğimi fark ediyorum. Hemen üstüme montumu alıp hostelin terasına çıkıyorum. Herkesler uyumuş, sessiz olmaya çalışarak terasta kendime bir yer ayarlıyorum. Yarım saate yakın kıpkırmızı ayı takırdayarak izliyorum. İçten içe bu geceyi kaçırmadığım için teşekkür ediyorum.

13 Nisan 2014, Pazar.

IMG_5778

IMG_5782

IMG_5452

 

Chachapoyas sokaklarında beyaz duvarları çeşitli el izleri süslüyor.

 

DSC07478

DSC07479

 

Kuelap yolunda denk geldiğimiz, dağa yerleştirilmiş mezarlar.

DSC07481

 

Kuelap’a ulaşana kadar etkileyici manzaraları geçiyoruz.

IMG_5498

Kuelap şehrinin maketi.

DSC07496

DSC07487

DSC07490

 

Kaleye giden yolda kullanılan taşlarda çeşitli fosiller ve deniz kabuklarını görebiliyorsunuz.

DSC07630

DSC07491

DSC07492

DSC07493

 

Kaleye uzanan bir kilometrelik yolun manzarası nefes kesici.

DSC07505

 

Kuelap kalesi.

DSC07506

DSC07515

DSC07521

 

Rehberimiz bize antik kentin sırlarını anlatıyor.

DSC07531

DSC07533

DSC07559

 

Eskiden kayalar arasında bulunan bu boşluklarda mumyalar varmış; ama mezar hırsızları çalmış.

DSC07562

DSC07572

DSC07593

 

Görülen evler örnek olsun diye yeniden inşa edilmiş.

IMG_5539

IMG_5549

 

IMG_5564

DSC07602

DSC07613

DSC07621

DSC07626

DSC07628

 

Kuelap’tan detaylar.

Gece otobüs yolculuğu on saate yakın sürüyor ve sabahın erken saatlerinde Peru’nun Amazon bölgesinde yer alan ve pek de turistik güzergahta bulunmayan Chachapoyas’a varıyor. Chachapoyas, Quechua’da ‘sacha’ ve ‘puyus’ kelimelerinin birleşiminden ortaya çıkıyor ve ‘bulut ormanı’ anlamına geliyor. Şehre vardığımda adına yakışır bir şekilde kapalı ve yağmurlu bir hava beni karşılıyor.. Önceden konaklayacağım hostelin rezervasyonunu yaptırdığım için istasyondan çıkar çıkmaz yol kenarında bekleyen taksilerden bir tanesine atlıyorum. Şansıma hostele girdiğimde bana verebilecekleri oda hazır bekliyor.

Odaya eşyalarımı yerleştirdikten sonra aynı gün içerisinde şehre yakın meşhur Kuelap kalıntılarını ziyaret etmek adına tur olup olmadığını soruyorum. Turların sabahları erkenden başladığını bildiğim için, günüm boşa geçsin istemiyorum. Hostelin sahibi Jose 65 PEN karşılığında 08:30′daki tura benim de ismimi yazıyor. Tur öncesi ben bir süreliğine odaya gidip dinleniyorum.

08:30′da Jose ana meydandaki bir tur firmasına götürüyor beni, buradan da katılacağımız turlara göre çeşitli araçlara dağılıyoruz. Aslında şehirde işleyen sistem çok basit. Bütün tur firmaları ortak çalışıyor. Siz hangi firmadan turu satın almış olursanız olun, sonunda aynı birkaç araçtan birine biniyorsunuz. Biz de bekleyen minivanlardan birine atlayıp Kuelap’ın yolunu tutuyoruz. Kıvrık yollardan, dağlar arasından ilerleye ilerleye 3,5 saat içerisinde Kuelap’a varıyoruz.

Kuelap, Güney Amerika’da İnka öncesi döneme ait en büyük arkeolojik kalıntılara ev sahipliği yapıyor. 3000 metre yükseklikte bulunan, 700 metre uzunluğundaki bu oval kalenin içerisinde 400 adet yuvarlak ev bulunuyor. Buranın 800-1100 yılları arasında inşa edildiği ve yapımında Giza Piramidi’nin üç katı taş kullanıldığı söyleniyor. Bölgede zamanında hepsi elit kesimden olan 3500 kişinin yaşadığı biliniyor. Bu antik şehir o kadar izole bir yerde yer alıyor ki, tekrardan keşfedilmesinin 1843 yılını bulduğu anlatılıyor.

Otoparkta indikten sonra ilk olarak küçük müzeyi ziyaret ediyoruz, sonrasında da kalenin girişine kadar bir kilometrelik yolu yürümeye koyuluyoruz. Biz yürüyüşe başladığımızda yağmur da hafiften kendisini belli ediyor. Antik şehre vardığımızda rehberimiz sırasıyla bize çeşitli binaları gösteriyor, bölgede yaşayan insanların geleneklerinden bahsediyor. Bazı yapılarda yer alan saklı işlemeleri ve hayvan suratı şeklindeki kabartmaları işaret ediyor. Manzara o kadar etkileyici ki, o dönemin üst düzey yetkililerinin neden bu bölgeye geldiğini anlamakta çok da zorlanmıyorsunuz. Kalıntılar arasında, bize eşlik eden lamalar arasında 2-3 saat geçiriyoruz. Sonrasında da dönüş yoluna koyuluyoruz. Arada yol üzerinde bir restoranda durup yemek molası veriyoruz.

Üç saatlik dönüş yolu boyunca minibüsteki yaşlı Kolombiyalı çift ve üç kafadar şeklinde gezen Perulu teyzelerle Türkiye’den, siyasi ve ekonomik sorunlardan bahsediyoruz. Benim tamamlayamadığım cümleleri onlar tamamlıyorlar. Sohbet muhabbet derken zamanın nasıl geçtiğini bile fark edemiyoruz. Chachapoyas’ın merkezine döndüğümüzde ise çoktan hava kararmış bile. Ben şehrin ana meydanı ve ara sokaklarında bir iki tur atıyorum. Sonrasında da şehrin en iyi restoranı olduğu söylenen ‘El Tejado’ya gidip bir güzel karnımı doyuruyorum.

Havanın kararmasının da etkisiyle havalar bir anda soğuyor. Çok geç olmadan odamın yolunu tutup akşamı yerel Peru kanallarını izlyerek geçiriyorum.

 

1843 yılını bulmuş. Biz oradayken mekanı gezen tek yabancı grup bizdik. İstatistiklere göre Peru’ya gelen turistlerin sadece %1′i bu bölgeyi ziyaret ediyormuş. Eklemek lazım, sadece kalıntılara gidip gelmek 7 saat sürüyor ve yol boyunca heyelan nedeniyle yolları tıkayan koca kayaları itip yolu tekrardan açmak gerekiyor. Bütün uğraşlara rağmen, gün sonunda iyiki de gittim dediğim bir mekan oldu. Şimdi burada upuzun bir gün biterken Türkiye’deki herkese günaydın.

 

Chiclayo, Peru.

Standart

 

 

 

 

12 Nisan 2014, Cumartesi.

IMG_5406

Bu sevimli cimcime konakladığım evin kızları ‘Dulce’, ismi ispanyolca da tatlı, şeker anlamına geliyor. Dulce telefonumla oynarsa sonuç ne olur?

Günü oldukça ağırdan alıyorum. Nasıl olsa bu şehirde gezmek ve görmek istediğim yerleri tamamlamışım, geriye sadece akşam bineceğim otobüsü beklemek kalmış. John ve Teofila ile kahvaltı muhabbetlerinde Türkiye’den, İngiltere’den, Peru’dan bahsediyoruz. Benzerliklerden, farklılıklardan konuşuyoruz. Bu sırada evde konaklamakta olan diğer Perulu misafir ile tanışıyorum. Akşam Chachapoyas’a gideceğimi duyunca bana bir dolu harita ve broşür getiriyor. Zaten kendisi şehirde bir turizm fuarı için bulunuyormuş.  John ve Teofila da zaten odada akşama kadar kalmama izin veriyorlar.

Ben güzel bir duş alıp şehirde son bir tur atmak üzere dışarı çıkıyorum. Ana meydanı, ‘Mercado Modelo’yu, ‘Cadı Pazarı’nı tekrardan geziyorum. Nedense sevdiğim yerleri tekrar tekrar görmekten hiçbir zaman bıkmıyorum. Bu sefer bu devasa pazarı daha detaylı olarak geziyorum. Kalabalık ve sıkışık koridorlarda neler yok ki? Meyvalar, sebzeler, her türlü et, yemek için küçük tezgahlar, güzellik ve bakım ürünleri satanlar, kitapçılar, baharatçılar, plastik ürünler satanlar, kırtasiyeler, kıyafet tezgahları… Daha neler neler. Herhangi bir ihtiyacınız varsa, bu çarşıya gelip bulmamanız söz konusu bile değil.

Şehirde birkaç tur attıktan sonra çok da oyalanmadan otele geri dönüyorum. Eşyalarımı hazırlıyorum ve bir süre internet üzerinde bir sonraki şehrimle ilgili araştırmamı yapıyorum. Günün geri kalanı da farkına varmadan evdekilerle sohbetle geçiyor.

Otobüs saatim yaklaşınca bu harika aileye veda edip otobüs istasyonunun yolunu tutuyorum. 45 PEN’e aldığım 20:00′deki otobüsüme binmeden önce otobüs istasyonundaki görevliler sırt çantamı teslim alıyorlar, Chachapoyas’da vermek üzere. Otobüste akşam yemeği ve içecek ikramı olduğu ve yolculuğun on saat süreceği söyleniyor.

11 Nisan 2014, Cuma.

DSC07403

DSC07407

DSC07408

DSC07412

DSC07416

DSC07417

DSC07423

DSC07425

DSC07426

DSC07427

 

Sipan’daki kutsal mezarlar Güney Amerika’da son otuz yılda keşfedilen en önemli arkeolojik kalıntılar olarak değerlendiriliyor.

DSC07429

DSC07430

Mezarların yer aldığı bölgeden.

DSC07401

DSC07451

DSC07452

DSC07455

DSC07460

DSC07462

IMG_5214

 

Kutsal mezarlar müzesinden.

 

IMG_5219

 

Sipan’ın etrafı yemyeşil tarlalarla dolu.

 

DSC07471

 

Chiclayo’ya dönüş.

Sabah erkenden uyanıyorum. Kahvaltı sırasında John ve Teofila ile muhabbet ediyoruz bol bol. John’un o kadar ilginç hikayeleri var ki, bu sohbetler çok keyifli geçiyor. Zaten konakladığım bu ev, kısa sürede beni de ailenin bir ferdiymişim gibi hissettirmeyi başarıyor.

Kahvaltı sonrasında yola koyuluyorum. Yoldan bir tuktuk çevirerek beni Epsel minibüs istasyonuna götürmesini rica ediyorum. Buradan 35 kilometre uzakta bulunan Huaca Rajada, Sipan’a giden otobüsler kalkıyor. Yol bir saate yakın sürüyor.

Bir önceki gün Lambayaque’de ziyaret ettiğim “Museo Tumbas Reales de Sipan”da haberim oluyor ilk defa Moche uygarlığından ve “El Señor de Sipán”dan. 1500 yıllık bu meşhur kutsal mezarların orijinallerini de Sipan’da yer alıyor. Sipan, Chiclayo’nun 35 kilometre uzağında yer alıyor ve tahmin edersiniz ki yol bir saate yakın sürüyor. Bu bölge Moche uygarlığından kalma bir arkeolojik alan olarak kabul ediliyor.

Bu arkeolojik bölge, ilk defa Walter Alva tarafından 1987′de keşfedilmiş. El değmemiş ve hırsızlar tarafından yağmalanmamış olduğu için bu etkileyici mezar bölgesi bazı arkeologlar tarafından son otuz yılda Güney Amerika’da yapılan en önemli keşiflerden biri sayılıyor. Kazı çalışmaları sırasında mezar yağmalarını engellemek adına yereller eğitilerek kazı çalışmalarına dahil edilmişler. 2007 itibariyle bölgede 14 mezar bulunmuş ve çalışmalar da hala devam ediyormuş.

Sipan Kralı, zamanında bölgede yaşamış Moche halkının önemli liderlerinden biri olduğunu mezarının görkeminden belli ediyor. Araştırmalara göre 1.63 metre boyunda olan ve öldüğünde 35-45 yaşları arasında bulunan kralın mezarında sayısız altın, seramik ve değerli taşlarla ince ince işlenmiş objeler bulunuyor. Buna 451 adet tören objesi de dahil.

Mezarda krala ek olarak altı kişi daha yer alıyor: bir tanesi hakiki olmak üzere eşi olduğu düşünülen üç genç kadın, iki erkek savaşçı ve 9-10 yaşlarında bir çocuk. Mezarın biraz üzerinde bulunan başka bir erkek bedeninin mezarı korumak amacıyla farklı bir bölmede mezara dönük olarak konumlandırıldığı düşünülüyor. Mezarda bir köpek ve iki lama bedeni de bulunuyor. Üstelik ezar içindeki erkek savaşçıların ayaklarının kesilmiş olmasının nedeni de mezarı terk etmelerini engellemek.

Bölgede mezarların bulunduğu alan ve müze farklı yerlerde yer alıyor. Ben ilk olarak müzeyi gezmek adına müzenin yolunu tutuyorum; fakat görevliler içeride tadilat olduğunu yarım saat içinde tekrar gelirsem gezebileceğimi söylüyorlar. Ben de mezarların bulunduğu alanın yolunu tutuyorum. Hakkaten bu kutsal mezarlar o kadar iyi korunmuş ki, bu farklı kültürü okudukça ve uygulamalarını dinledikçe hayranlık duyuyorsunuz. Mezarlar arasında bir süre dolandıktan sonra da mezarlar ve Moche kültürü hakkında detaylı bilgilerin yer aldığı müzeyi ziyaret ediyorum.

Ben kutsal mezarlar peşinde dolanadurayım vakit o kadar çabuk geçiyor ki, öğleden sonraya doğru bölgedeki işim bitiyor. Dönüş otobüsünü yakalamak için yol kenarında yarım saatten fazla beklemek durumunda kalıyorum. Chiclayo’ya vardığımda ise yine sokaklarda bir süre dolanıyorum. Gördüğüm restoranlardan bir tanesinde karnımı doyuruyorum.

Otele dönmeden önce bir sonraki gün gitmeyi planladığım Chachapoyas şehri için otobüs biletimi almak üzere Movil Tours otobüs istasyonuna gidip gece otobüsünde yerimi ayırtıyorum. Sonrasında da yavaştan otelin yolunu tutuyorum.

10 Nisan 2014, Perşembe.

DSC07285

DSC07286

 

Museo Tumbas Reales de Sipan. (İçeride fotoğraf çekmek yasak)

DSC07291

DSC07292

 

Lambayaque merkezinden.

DSC07293

 

Bruning Museum.

DSC07295

DSC07299

DSC07302

DSC07305

DSC07306

DSC07307

DSC07309

DSC07313

DSC07315

DSC07317

DSC07319

DSC07320

DSC07324

DSC07326

 

Bruning Museum’un etkileyici sergilemeleri.

DSC07339

DSC07340

 

IMG_5036

 

Tucume piramitleri girişinde yer alan müzeden.

DSC07342

DSC07343

DSC07345

 

Tucume’deki kazı alanları.

DSC07346

DSC07347

DSC07348

DSC07351

DSC07352

DSC07356

DSC07357

DSC07367

 

Tucume’de bulunan piramitler Cerro Purgatorio gözlem noktasından harika gözüküyor.

 

IMG_5094

IMG_5096

 

Karmaşık Chiclayo sokakları.

IMG_5120

IMG_5097

 

Pazara yaklaştıkça etrafta yer alan seyyar satıcıların sayısı da artıyor.

IMG_5117

IMG_5099

IMG_5101

IMG_5102

IMG_5104

IMG_5108

IMG_5113

IMG_5114

IMG_5116

 

‘Mercado Modelo’da yer alan ‘Cadı Pazarı’ndan.

IMG_5122

IMG_5124

 

Chiclayo sokakları.

IMG_5127

 

Plaza de Armas’da klasik müzik keyfi.

 

IMG_5129

DSC07399

DSC07400

Plaza de Armas’da gün batımı.

Genelde Ekvador ve Peru arasındaki sınırın çok tehlikeli ve problemli olduğu söylenir hep, biraz da bu nedenle ben Ekvador tarafındaki Cuenca’nın otobüs istasyonunda yer alan turist bilgilendirme ofisinin tavsiyesi üzerine ‘Super Semeria’ isimli firmadan biletimi alıyorum. Otobüs 22:30′da yola çıkıyor. Gecenin ilerleyen saatlerinde sınıra vardığımızda muavin benimle beraber otobüste bulunan diğer yabancıları uyandırıyor. Ekvador’dan çıkış ve Peru’ya giriş kontrol ofisi aynı dairenin içerisinde yan yana bankolarda yer alıyorlar. Bu nedenle işlemleri halletmek çok hızlı ve pratik oluyor.

Peru’ya giriş yaptıktan sonra yol üzerindeki popüler turist duraklarında inmek isteyen yolcuları indiriyoruz. Tumbes, Piura, Mancora bölgenin plajları ile meşhur şehirlerinin başında geliyor. Ben plajları atlamak istediğim için doğrudan arkeolojik kalıntıları ile meşhur Chiclayo’ya doğru ilerliyorum.

12 saat sonunda sabah 07:00 civarında Chiclayo’ya varıyorum. Bu şehir kuzey Peru’nun en hareketli şehirlerinden bir tanesi olarak biliniyor. Şehirde internetten gelmeden önce arattığımda çok da fazla konaklayacak alternatif bulamadığım için ‘Casa Cima’da karar kılıyorum; fakat bu otelin de minimum iki gece şartı var. En başında Chiclayo’da sadece tek gece kalmak varken aklımda, planlarımda ufak bir değişiklik yapıyorum. Otobüs istasyonu şehir merkezine yakın bir bölgede yer alıyor. Elimdeki tarifleri takip ederek otele olan yolu yürümeye karar veriyorum. Sora soruştura sonunda Mango Sokağı’nı yarım saat içerisinde buluyorum. Burası şehrin güvenli bir bölgesi. Etrafta bolca şık bina yer alıyor. ‘Casa Cima’ya vardığımda da aslında buranın bir otel değil; ama dünyalar tatlısı John, Teofila ve kızları Dulce’nin evleri olduğunu fark ediyorum. Evlerindeki iki odayı konaklayacak misafirlere açan bu sevimli aile daha eve girer girmez beni kocaman bir gülümsemeyle karşılıyor. Ben de içten doğru kararı verdiğimi düşünüp seviniyorum.

Bir süre evde dinleniyorum. Güzel bir duş alıyorum, ülke değiştirdiğim için evdekileri haberdar ediyorum. Sonrasında da John’un tavsiyeleri üzerine gezilecek yerleri öğreniyorum. İlk olarak Lambayaque bölgesine gitmeye karar veriyorum. Burada oldukça meşhur olan iki adet müze yer alıyor: ‘Museo Tumbas Reales de Sipan’ ve ‘Bruning Museum’. Lambayaque’ye ulaşabilmek için Vicente de la Vega ve Leonardo Ortiz sokaklarının kesişiminden bir adet ‘combi’ye yani minibüse atlıyorum. Sadece 1.50 PEN karşılığında yirmi dakika içerisinde yol kenarında indiriliyorum. Beş dakikalık bir yürüyüşü takiben de ksasım 2002 yılında açılmış olan Museo Tumbas Reales de Sipan’a varıyorum.

Bu müze ilk bakışta devasa kırmızı piramit yapısı ile dikkat çekiyor. İçeriye girmek için 10 PEN ödemek gerekiyor. 1987 yılında yakınlarda yer alan Huaca Rajada’da keşfedilen onlarca mezar ve bu mezarlarda keşfedilen parçalar bu müzede sergileniyor. Müze aslen bu mezarlardan bir tanesinde bulunan ‘El Senor de Sipan’ yani Sipan Kralı’na adanmış bir müze. Huaca Rajada’da keşfedilen mezarlar son 30 yılda Güney Amerika’da bulunan en önemli arkeolojik kalıntılar olarak değerlendiriliyor. Bunun en önemli nedenlerinden bir tanesi de mezar hırsızlarının bu bölgeye uğramamış olması. Müze üç kattan oluşuyor. Mezarlarda bulunan kalıntılar, arkeologların kalıntıları bulduğu sırayla sergileniyor. En üst katta son derece ince işlenmiş seramikler, ikinci katta turkuaz ve altın takılar, en alt katta da mezarların replikaları yer alıyor. Müzeyi ziyaret ettikten sonra içten içe mutlaka bu mezarların orijinallerini de görmem gerektiğini hissediyorum. Müzede bir iki saate yakın vakit geçirdikten sonra ana yolun öbür başında yer alan Bruning Museum’a gidiyorum. Bu müzede de Chimu, Moche, Chavin ve Vicus uygarlıklarından kalma eserler sergileniyor. Koca müzede benden başka kimsecikler yok.

Müze ziyaretlerini tamamladıktan sonra Lambayaque’nin merkezini geziyorum. Dünyanın en uzun balkonu bu meydanda yer alıyor deseler de bir türlü bulamıyorum balkonu. En uzunuysa mutlaka gözüme çarpar diyorum; ama nafile. Kuru sıcak her adımımda beni perişan ediyor. Ben de çok oyalanmadan yakınlarda bulunan Tucume’deki piramitleri ziyaret etmeye karar veriyorum. Yol üzerinden ‘Tucume’ yazılı bir minibüse atlayıp yirmi dakika içerisinde piramitlerin bulunduğu bölgeye varıyorum. Yol kenarından bir tuktuk’a binerek, müzenin girişine ulaşıyorum.

Sican uygarlığının son başkenti olan Tucume, Chiclayo’dan 35 kilometre uzakta yer alıyor. Arkeologlar bu antik şehrin MS. 1050 yılı civarında kurulduğuna inanıyorlar. 220 hektarlık bu bölgeye zaman zaman ‘Valle de las Piramides’ de deniyor bölgeyi kaplayan 26 piramitten dolayı.

Giriş için 8 PEN ödemek gerekiyor. İçeri girdiğinizde ufak bir müze sizi karşılıyor. Sonrasında da piramitlerin bulunduğu geniş topraklık alana varıyorsunuz. Etrafta hala kazı çalışmaları devam ediyor. Bölgenin görkemini ise ‘Cerro Purgatorio’ isimli tepede yer alan gözlem noktasına çıkmadan anlayamıyorsunuz. Gözlem noktasından görülen manzara ise muazzam. İşte o noktada neden uygarlıkların tam olarak bu noktayı yerleşim için seçtiğini anlayabiliyorsunuz. Önünüzde bütün bölge kilometrelerce uzanıyor. Kum rengi, yeşil ve kahverengi bu noktada birbirine karışıyor. Gözlem noktasında oturup bir saate yakın manzarayı izliyorum. Yine koca arkeolojik alandaki tek ziyaretçi benim. Bu farklı bir huzur veriyor.

Tucume’den çıktıktan sonra gelişte tuktuk’a bindiğim yolu yürüyorum. Yol üzerinden Chiclayo’ya gidecek bir otobüse biniyorum. Otobüs merkezden biraz uzakta bırakıyor. Ben de fırsattan istifade şehrin karışık ve kalabalık sokaklarını keşfe çıkıyorum.

Peru’daki ilk durağım olan Chiclayo bana çok karmaşık ve kalabalık geliyor; ama bu karmaşanın kendi içerisinde farklı bir çekiciliği bulunuyor. Şehrin merkezinde yer alan ‘Mercado Modelo’yu ziyaret etmeye karar veriyorum. Bu devasa çarşı gün doğumundan, gün batımına kadar açık kalıyor. Burada aklınıza gelen her ürünü bulabiliyorsunuz; fakat çarşının ünlü olma nedeni bir köşesinde yer alan ‘Cadı Pazarı’. Tek bir şerit halinde yan yana dizili bulunan dükkanlarda köpekbalığı dişlerinden, geyik bacaklarına, yılan derilerinden kurutulmuş baharatlara, voodoo bebeklerinden halüsinojik etkisi olan San Pedro kaktüsüne kadar her türlü garip ürün yer alıyor. Burası bölgedeki şamanların uğrak noktası olarak anılıyor. Benim elimde fotoğraf makinem ile dolandığımı gören mağaza sahipleri bana dükkanlarında bulunan enteresan ürünleri göstermek için birbirleri ile yarışıyorlar. Tezgahlardaki ürünler o kadar ilgimi çekiyor ki, bölgede 3-4 tur atıyorum.

Sokaklarda ilerleyerek şehrin kalbinin attığı ‘Plaza de Armas’ nam-ı diğer Parque Principal’a gidiyorum. Burada şansıma klasik müzik konserine denk geliyorum. Gün batımında banklardan birisine oturarak birkaç şarkı dinliyorum. Sonrasında da çok geç olmadan otelimin yolunu tutuyorum. Otele döndüğümde John ve Teofila’ya yaptıklarımı anlatıyorum. Cadılar Pazarı’ndan bahsedince John bana şaman bir arkadaşının bir ayin sırasında bir kişiyi öldürmekten üç sene ceza aldığını ve hapiste yattığını anlatıyor. Ne yapmış biliyor musunuz? Alkol dolu bir küveti mumlarla çevirmiş şaman, sonrası da malumunuz.

Uzun bir günden sonra geceyi odada film izleyerek geçiriyorum.