Tayrona Milli Parkı, Taganga, Kolombiya.

Standart

 

 

14 Mart 2014, Cuma.

DSC05806

DSC05808

DSC05812

DSC05813

 

El Caibo plajına uzanan bir buçuk – iki saatlik yürüyüş.

DSC05816

DSC05822

 

Bu plajlar harika gözükse de buralarda yüzmek yasak.

DSC05827

 

Aman karıncalar ezilmesin.

DSC05832

 

Yol boyunca yolun ne kadarını yürüdüğünüze dair işaretler yer alıyor.

DSC05834

DSC05835

DSC05836

DSC05837

DSC05838

DSC05841

DSC05842

DSC05843

DSC05844

DSC05846

DSC05851

DSC05853

DSC05858

 

Dilerseniz bu hamaklarda denize nazır uyuyup uyanabiliyorsunuz.

DSC05862

 

El Caibo koyundan.

DSC05865

 

Taganga sokakları.

DSC05866

DSC05867

DSC05868

DSC05871

DSC05875

 

Afacanlar balık peşinde.

DSC05886

DSC05887

DSC05893

 

Taganga’da balıklar üzerine kıran kırana bir pazarlık devam ediyor.

DSC05897

DSC05903

 

Taganga’da gün batımı.

 

Uzun zamandan sonra ilk defa adam akıllı bölük pörçük olmayan bir uykudan uyanıyorum. Uyanır uyanmaz hazırlanıp eşyalarımı toparlıyorum. Beni bir gün idare edecek küçük bir çantayı ayarladıktan sonra sırt çantamı hostele bırakıp meşhur Tayrona Milli Parkı’na gitmek üzere yola çıkıyorum. Tayrona Milli Parkı’na giden minibüsler Santa Marta’da Calle 11 ve Carrera 11′in kesişiminden kalkıyorlar. Minibüs ücreti sadece 6000 COP. Bir saatlik bir yolculuk sonunda Milli Park’ın girişinde “El Zaino”da iniyorum, giriş ücreti olan 38.000 COP’u ödüyorum. Parka girişte çok sıkı bir şekilde yanınızda getirdiğiniz çantalar aranıyor. İçeriye alkol ve her türlü uyuşturucuyu sokmak yasak. Sonrasında buradan parkın meşhur plajları 4 kilometre kadar uzakta. Bu yolu da girişte bekleyen minibüslerle 2000 COP karşılığında gidebiliyorsunuz.

Minibüsler sizi Cañaveral adı verilen bir bölgede bırakıyorlar. Bu bölgede fiyatları 550.000 COP’tan başlayan ultra lüks “ecocabana” adı verilen konaklama imkanları bulunuyor. Buradan dilerseniz yolun geri kalanını at kiralayarak geçebiliyorsunuz ya da direk tabanvay seçeneği ile kendinizi yollara atabiliyorsunuz. Ben tabii ki ikinci seçeneği tercih ediyorum. Yol üzerinde çok net şekilde işaretlenmiş yemyeşil bir ormanın içerisinden yolun sonunda harika bir plaja ulaşma amacı ile ilerliyorum. Kırk beş dakikalık yürüyüşten sonra lk karşılaştığım yer “Arrecifes” bölgesi oluyor. Burada konaklamak için üç farklı mekan bulunuyor. Bütçesini sıkı tutmak isteyenler için kamp ve hamak imkanları da sunuluyor. Biraz daha ilerlediğinizde “La Piscina” yani türkçede havuz anlamına gelen koya ulaşıyorsunuz. Sürekli deniz kenarında olsanız da dalgalar nedeniyle birçok koyda yüzmek oldukça tehlikeli ve yasak. La Piscina bu anlamda yüzymeye elverişli ilk plaj. Dilerseniz burada konaklama imkanları da bulunuyor. La Piscina’dan birazcık daha devam ettiğinizde ise meşhur “El Cabo”ya ulaşıyorsunuz. Bu harika koy, milli parkın en çok tercih edilen ve en kalabalık koylarından bir tanesi. Kalabalık dediğime bakmayın siz, parka kıyasla kalabalık sadece. Başlangıç noktasından koya ulaşmak neredeyse bir buçuk – iki saat sürüyor. Yol ise fazla nem ve sıcağa rağmen oldukça etkileyici. Yol boyunca çeşitli hayvanlar, rengarenk kuşlar, bazı durumlarda maymunlar görmek bile mümkün. Eğer biraz daha devam etmek isterseniz muhteşem “Playa Brava”ya da ulaşabiliyorsunuz; fakat ben kendimi bir an önce serin sulara atmak istediğimden demiri El Caibo’ya atıyorum.

El Caibo’da konaklamak isteyenler için çeşitli seçenekler bulunuyor. Gayet organize bir şekilde düzenlenmiş hamaklarda ya da çadırlarda kalabileceğiniz gibi birazcık daha paraya kıyarsanız “cabana” adı verilen kendi odanızı da alabiliyorsunuz.

El Caibo’da birbirine bağlı iki harika plaj bulunuyor. Deniz berrak, kumlar ise bembeyaz. Bütün koyda bir sakinlik hakim. Ben de bir iki saat boyunca denizin ve güneşin tadını doyasıya çıkarıyorum. İki plajın tam birleştiği noktada yer alan kulübeye çıkıp (dilerseniz bu kulübede yer alan hamaklarda geceyi geçirmeniz de mümkün) deniz esintisini bol bol içime çekiyorum. Fakat sonrasında ne yapmak istediğime bir türlü karar veremiyorum. Tek başıma uzun süre deniz kenarında vakit geçirmek pek hoşuma gitmiyor, özellikle akşamları. Bu nedenle akşam bölgede konaklama opsiyonunu eliyorum. İçimden tekrar Santa Marta’ya dönmek de gelmiyor. E napalım, napalım derken saat 15:00′te direk koydan Taganga isimli balıkçı kasabasına direk botlar olduğunu duyunca direk bir bilet alıyorum. Bilet ücreti oldukça pahalı, tam tamına 45.000 COP.

15:00′e kadar deniz ve plaj sefası yaptıktan sonra botta yerimi alıyorum. Minicik bota 30 kişiden fazla kişi yan yana biniyoruz. Taganga’ya olan yolculuk bir buçuk saat kadar sürüyor. Arada Akvaryum Koyu olarak bilinen cennet köşesine birkaç kişiyi bıraktıktan sonra yola devam ediyoruz. Yolculuğu size nasıl anlatabilirim çok da emin değilim. Bol çığlık, sürekli zıplama ve devrilme tehlikesi geçirme, gereğinden fazla deniz suyu. Bir buçuk saat boyunca dalgalar ve deniz suları tarafından öyle bir çarpılıyoruz ki bot olarak, indiğimde vücudumda kuru kalmış tek bir nokta bile yok. İşin güzel tarafı sırt çantamı oturduğum yerin altına sakladığım için çantam ıslanmıyor; ama beraber yolculuk yaptığım herkesin çantaları bütün suyu emiyor. Yine de bu kadar macera yol boyunca harika kayalıkları ve küçücük koyları izlememize engel olmuyor.

Gün batımına doğru Taganga’ya varıyoruz. İlk işim bir otel ayarlamak oluyor ve Oso Perezoso isimli mekana yerleşiyorum. Bir gece burada konaklayıp ertesi sabah 15-20 dakikada olan Santa Marta’ya dönmeye karar veriyorum. Güzel bir duştan sonra sahil kenarına inip balıkçılar tarafından teknelerinin üzerine kurulmuş tezgahları ve bu tezgahlarda kıran kırana dönen balık pazarlıklarını izliyorum. Küçücük çocukların deniz kenarında balık tutma maceralarına tanık oluyorum. Bu sevimli balıkçı şehrinde her şey olması gerektiği. Turistik olmasına rağmen yerelliğini yitirmemiş nadir mekanlardan biri, o nedenle kanım çabuk kaynıyor.

Hava karardığında günün yorgunluğu ile otelime dönüyorum ve internette dolanırken daha iki gün önceyi beraber geçirdiğim Erika ve Kaja’nın da Taganga’ya geldiğini öğreniyorum. Dünya küçük demiştim değil mi? Hep beraber akşam yemeği için deniz kenarında yer alan “Bitacora”ya gidiyoruz. Yediğimiz balığın servis edilmesi bir buçuk saatten biraz daha uzun sürse de ve yan masadaki İngilizler bu durumla oldukça eğlense de sonunda harika balıklarımız geliyor. Yerel margaritalar eşliğinde bir günün daha sona erişini kutluyoruz.

 

El Cabo

El Cabo is a campground and restaurant facing a pair of spectacular beaches separated by a rocky outcrop. You can either stay in hammocks (between C$15,000 and C$20,000) or in 2 person tents (which can be rented there for a total of C$50,000). There is also a two story wooden bungalow on the rocky point. This features two simple rooms with double beds on the top floor, and a bottom floor with premium hammock space for rent. All reservations must be made on site. Common toilets and showers are available.

Breakfast, lunch, and dinner are served at the restaurant, which is surprisingly good and affordable.

From Santa Marta take the bus from the corner of Calle 11 with Carrera 11. It leaves about every half hour and costs C$6,000. Ask the bus driver to drop you off at the park entrance, it is about one hour and can’t be missed. From the park entrance it is another 4 kilometres to Cañaveral. You can either walk, take a van for C$2,000 or try to hitch a ride. From the entrace to Arecifes is all in all a walk of about 1.5 hours, but you can see monkeys and other wildlife along the way if you walk.

A taxi from Santa Marta might be an alternative for groups of 3 or 4 persons.

With a large number of people it might work out cheaper to rent a boat from Santa Marta or Taganga.

There are a few camping areas in front of the park entrance that charge approximately C$3,000 per tent. This is an alternative in case you cannot get into the park the same day of your arrival.

You can catch a boat from the beach front at Taganga. The boats leave fairly early in the morning (anything from 9.30am) and tend to leave if they have enough people, so it’s best to get there earlier. The boats are easy to see as there is usually a group of people waiting to tout the spaces or waiting to get on the boat. It is more expensive than getting the bus (about C$25,000) but the boat ride is only 1-1.5 hours, depending on the quality of the engine of the boat and the roughness of the sea. The ride can be fairly rough, a kind of hold on to your hats kind of a ride, but it all adds to the adventure. The boat drops you straight at El Cabo, so if you are planning to stay there it is ideal. You can always take the boat to El Cabo and spend some time trekking to the end and then getting a bus out. The boats also leave El Cabo for Taganga, but this is fairly early due to the tides, they normally leave about 3pm. 82.7.218.213 18:44, 7 July 2013 (EDT)

Parkın yüzde 95i özel aviatur

Santa Marta, Kolombiya.

Standart

 

13 Mart 2014, Perşembe.

DSC05783

 

 

 

Santa Marta sokakları.

DSC05785

DSC05795

DSC05797

DSC05798

DSC05800

DSC05803

DSC05794

 

Santa Marta’dan manzaralar.

DSC05804

Santa Marta’nın renkleri.

 

DSC05786

DSC05793

 

Santa Marta plajı.

Bir önceki akşamdan bilgisayarım bir şekilde bozmayı başarıyorum. Ne yaparsam yapayım bir türlü tepki alamıyorum aletten. İnternetteki araştırmalar sonrasında Cartagena’da konakladığım bölgeye bir kilometre uzakta bir Apple dükkanı olduğunu öğrenince sabahtan ilk işim buranın yolunu tutmak oluyor. Mağazanın içinde bulunduğu alışveriş merkezi saat 10′da açıldığı için bir süre içeride oturup beklemem gerekiyor. Saatler 10′u gösterip ben de derdimi anlattığımda, görevli çözümün çok kolay olduğundan bahsediyor. Bilgisayarın pilini çıkarıp yeniden yerine takıyor ve ta-daa, her şey yolunda! Görevlinin anlattığına göre Cartagena’da elektrik akımı farklı seviyelerde olduğu için belirli durumlarda bilgisayarı prize takınca gereğinden fazla ya da az akım gönderebiliyormuş. Bu da Apple gibi bilgisayarların kendisini korumaya almasına neden oluyormuş. Benim de bir gece önceden yaşadığım kriz bununla alakalıymış. Bilgisayar meselesini hallettikten sonra rahatlamış bir şekilde hostelin yolunu tutuyorum, soğuk bir duş alıyorum ve eşyalarımı toparlıyorum.

Hostelden çıkış yaparken Santa Marta’ya gideceğimi öğrenen görevli 2-3 dakikaya kapının önünden Santa Marta’ya gidecek bir otobüsün kalktığını söylüyor. Böylece hemen biletimi alıyorum. MariSol isimli shuttle firmasından aldığım bilet sayesinde böylece Santa Marta’da istediğim yere bırakılacağımı öğreniyorum. Yolculuk neredeyse altı saate yakın sürüyor. Bu altı saat boyunca bütün minivan’ın neredeyse en kötü noktasında oturuyorum. En arkanın önünde boşluk olan ortası. Her gaz ve frende öne uçma tehlikesi yaşayarak altı saati geçiriyorum.

Altı saatin sonunda öğleden sonra Santa Marta’ya varıyorum. Karayip Denizi kıyısındaki bu koloniyel şehir genelde Ciudad Perdida yani Kayıp Şehir ya da Parque Nacional Natural Tayrona” yani Tayrona Milli Parkı’na geçiş işin kullanılıyor olsa da kendi içinde oldukça sevimli bir şehir. Şehir temel olarak iki bölümden oluşuyor: Karmaşıklığı ile dikkat çeken şehir merkezi ile tatil köyleri ve otellerin yer aldığı El Rodadero. Murat, El Rodadero bölgesini tercih etse de, ben kendime şehir merkezinde “Masaya Santa Marta”da yer ayırtıyorum. Konakladığım hostel, bir hostelden çok beş yıldızlı oteli andırıyor. Harika bir teras barı, havuzu, son derece lüks odaları var. Odaya yerleşip soğuk bir duş aldıktan sonra da şehri turlamak adına dışarı çıkıyorum.

Şehrin bütün hareketliliği genelde Carrera 1C ve Carrera 5 arasında gerçekleşiyor. Carrera 5, Santa Marta’nın en kalabalık caddesi. Bitmek tükenmek bilmeyen trafiğe ek olarak, kaldırım kenarlarında yan yana dizilmiş tezgahlar bulunuyor. Bu tezgahlarda sim kartlarından sahte cd ve dvd’lere, yiyeceklerden ayakkabılara, kıyafetlerden takılara her şeyi bulmanız mümkün. Deniz kenarında bulunan Carrera 1C’ye kadar olan sokaklar ise çeşitli parklarla, meydanlarla, beyaz kiliselerle, restoranlarla, cafe’lerle dolup taşıyor. Şehir oldukça canlı. Gün batımına kadar sokaklarda dolandıktan sonra deniz kenarında yer alan ve biraz sanayi manzaralı da olsa son derece huzurlu olan plaja gidiyorum. Hava kararana kadar burada kalıyorum, sonrasında da biraz dinlenmek adına erkenden hostele dönüp geceyi film izleyerek geçiriyorum.

 

Cartagena, Kolombiya.

Standart

12 Mart 2014, Çarşamba.

DSC05741

 

DSC05756

DSC05758

DSC05760

DSC05759

DSC05625

DSC05629

DSC05632

DSC05633

DSC05634

DSC05635

DSC05636

DSC05637

Cartagena’nın renkleri.

DSC05768

DSC05770

Kızlarla meydan manzarasında kokteyl keyfi.

Murat’la ilk etap planlarımızda Kolombiya ve Venezuela’yı beraber ziyaret etmek vardı; fakat Venezuela’daki durum gittikçe kötüleşince bizim evdeki hesabımız çarşıdakine bir türlü uymadı. İnternet üzerinden okuduklarımız, duyduklarımız Venezuela planını başka bahara kaldırmamıza neden oldu. Durum böyle olunca Murat’ın planında on günlük bir boşluk oluştu. Ben onu sonrasında benimle beraber Galapagos’a gelmeye ikna etmeye uğraşırken, o bu boşluğu Galapagos ile doldurmaya karar verdi. Ben henüz Kolombiya’nın güneyini görmediğim için güneyde biraz vakit geçirmek istiyorum üstelik. Bizim planlarımız da birbirine girmiş oldu bu nedenle. Biz de Murat’ın önden Galapagos’a gitmesine ve benim de sonradan onu takip etmeme karar verdik.

Sabah Murat 7 gibi Santa Marta’ya erkenden gitmek üzere uyanıyor ve bir yerlerde denk düşmek üzere vedalaşıyoruz. Sonrasında ben biraz daha uyuyorum. Uyandığımda ilk işim farklı bir odaya transfer olmak oluyor. Yerleştikten sonra bilgisayarımı kapıp eski şehre yöneliyorum. Kahvaltı yapacak bir yerler bulup uzunca bir süre burada oyalanıyorum. Bu arada Kanadalı arkadaşlarım Kaja ve Erika da öğlen saatlerinde geleceklerini belirtiyorlar, biz de konaklayacakları hostelde buluşmaya karar veriyoruz. Buluşma saatine kadar Cartagena sokaklarında dolanıyorum. Hava o kadar sıcak ki, Cartagena’yı bütün güzelliğine rağmen havası ile hatırlayacağımı iliklerime kadar hissediyorum.

Erika ve Kaja ile sonunda kavuşunca keyfim iyice yerine geliyor. Instagram üzerinden tanıştığımız, Japonya’da iki farklı şehirde buluştuğumuz bu abla kardeş, dünyanın ne kadar küçük olduğunu bana tekrar tekrar hatırlatıyor. Bir süre sokaklarda dolanıyoruz, sonrasında da parklardan bir tanesinde yer alan banklara geçip saatlerce muhabbet ediyoruz, yoldan geçenleri izliyoruz. Onlar anlatıyor, ben dinliyorum; ben anlatıyorum, onlar dinliyor. En son görüşmemizin üzerinden neredeyse tam bir sene geçmiş. Onların evine döndüğü ve tekrar yola çıktığı, benimse aralıksız yola devam ettiğim koca bir sene. Günbatımını surlardaki meşhur “Cafe del Mar”da yoğun bir insan kalabalığı arasında izledikten sonra meydanlardan birine bakan “El Balcon” isimli restorana girip akşam yemeği için ceviche’lerimizi, balıklarımız ve kokteyllerimizi ısmarlıyoruz. Meydan kalabalık olmasa da, ara ara satıcılar, şarkı ve dans eden gruplar kendilerini belli ediyor. Harika bir gece, tam da olması gerektiği gibi sonlanıyor.

11 Mart 2014, Salı.

DSC05584

DSC05589

DSC05590

DSC05592

DSC05595

DSC05604

DSC05605

DSC05607

DSC05609

DSC05613

DSC05614

DSC05616

DSC05620

DSC05639

DSC05645

 

Cartagena sokaklarından.

DSC05746

DSC05747

DSC05748

DSC05750

 

Museo del Oro y Arquelogia.

DSC05651

DSC05655

DSC05658

DSC05664

DSC05667

DSC05673

 

Casa de Rafael Nunez.

DSC05680

DSC05681

DSC05682

DSC05686

 

Las Bovedas.

DSC05691

DSC05696

DSC05698

DSC05700

DSC05702

DSC05703

DSC05705

 

Renklerle Cartagena.

DSC05707

DSC05708

DSC05710

DSC05711

 

Sanat bienalinden.

DSC05717

DSC05719

DSC05734

Cartagena’nın gecesi.

Normalde Medellin’den Cartagena’ya giden iki üç tane bilindik otobüs firması bulunuyor (Expreso Brasilia, Rapido Ochoa, Expreso Bolivariano gibi); ama fiyatlar o kadar abartı ki 12 saatlik bu otobüs yolculuğu bazı firmalarla 50-60 USD’ye kadar çıkabiliyor. Bu nedenle eğer planlamanız önceden belliyse ülke içerisinde uçuşlar Viva Colombia firması ile çok daha ucuza gelebiliyor. Biz hem konaklama ücretinden kısmak, hem de gün kazanmak adına Medellin’den Cartagena’ya gece otobüsü alıyoruz Rapido Ochoa firması aracılığıyla. Ücret olarak da 75.000 COP ödüyoruz. Gece otobüsünün biraz da boş olmasının faydasını ise fazlasıyla görüyoruz. Murat bir yanda, ben bir yanda yol boyunca rahat rahat uyuyoruz.

Saatler 09:00′u gösterirken oldukça nemli ve sıcak Cartagena de Indias, nam-i diğer Cartagena, otobüs istasyonuna giriş yapıyoruz. Otobüs istasyonu şehir merkezinden oldukça uzakta bulunuyor. Bizimle beraber aynı otobüste bulunan Danimarkalı bir çocukla taksiyi paylaşarak şehir merkezi yakınlarındaki Calle de la Media Luna’daki ucuz otellerden birine kendimizi atıyoruz. Bu bölgedeki hosteller özellikle her gece düzenlenen partileri ile meşhurlar. Biz çok da böyle bir yerde konaklamak istemediğimiz için komşulardan bir tanesini tercih ediyoruz. Bir süre odanın hazırlanması beklemek, odaya yerleşince de kendimizi soğuk duşa atmakla geçiyor. Sonunda yolculuğun yorgunluğunu üzerimizden atınca da Cartagena sokaklarına çıkıyoruz.

Kolombiya’nın en güzel şehirlerinden bir tanesi sayılan Cartagena, şehir duvarları içerisindeki bozulmamış koloniyel yapısı ile 1984 yılında UNESCO Dünya Kültür Mirası listesindeki yerini almış. Bu 500 yıllık bej şehir duvarlarına “Las Murallas” adı da veriliyor. 16. yüzyılda inşasına başlanmış şehir duvarları ne yazık ki korsan saldırıları ve fırtınalar nedeniyle sürekli olarak zarar görmüş ve iki yüzyılda ancak tamamlanmış. Dilerseniz bu duvarların üzerinden ilerleyerek şehri farklı bir noktadan seyretmeniz de mümkün.

Sarı saat kulesinin bulunduğu “Puerta del Reloj” isimli ana kapıdan, Las Murallas’dan içerisine girdiğinizde rengarenk ve son derece düzenli bir şehirle karşılaşıyorsunuz. Eski şehir olarak da bilinen bu bölge iki mahalleden oluşuyor: El Centro ve San Diego. Yürüyerek çok kolay bir şekilde keşfedebileceğiniz bu eski şehir ara sokaklara gizlenmiş meydanlardan, kiliselerden, manastırlardan, saraylardan, tarihi evlerden oluşuyor. Şehrin en ayırt edici özelliği ise renkleri. Canlı sarılar, kırmızılar, maviler, fuşalar binaların her detayında sizi bir kez daha kendisine hayran bırakıyor. Biz de artık güneş ve sıcak bizi yıldırana kadar sokaklarda dolanıyoruz.

Eski şehre ilk girdiğinizde karşılaşacağınız üçgen şekli ile farklı bir havası olan “Plaza de los Coches” zamanında köle pazarı olarak kullanılmış. Meydanın ortasında şehrin kurucusu “Pedro de Heredia”nın bir heykeli bulunuyor. Bu meydan etrafında sıralanan tarihi evler ile göz dolduruyor. Girer girmez sizi karşılayan binanın girişindeki kolonlu koridor ise “El Portal de los Dulces” olarak anılıyor; çünkü yan yana dizilmiş şekerleme tezgahları birbirini takip ediyor. Şehrin en eski ve büyük meydanı “Plaza de la Aduana” eskiden kutlama alanı olarak kullanılıyormuş. Şehrin en önemli devlet ve idari binaları burada yer alıyor. Meydanın merkezinde ise ülkeye de ismini veren Christopher Columbus’un bir heykeli sizi selamlıyor. “Plaza de Bolivar” yoğun sıcaklarda soluklanmak için eşi benzeri bulunmaz bir fırsat sunuyor.

Meydanlara ek olarak şehir merkezinde birçok da müze bulunuyor. “Museo de Arte Moderno” yani Modern Sanat Müzesi, Kolombiya’nın güncel sanatına ışık tutuyor. “Museo Naval del Caribe” isimli deniz müzesi eskiden Cizvit okulu olarak kullanılan bir binada yer alıyor ve çeşitli gemi modellerine ev sahipliği yapıyor. “Palacio de la Inquisicion” zamanında Engizisyon mahkemesi olarak kullanışmş ve barok mimarisi ile dikkat çekiyor. Burada 800 kadar kişinin suçlu bulunduğu ve öldürüldüğü biliniyor. Şu anda müze olarak kullanılan binada Kolomb öncesi ve sonrası döneme ait eşyaları görebileceğiniz gibi, çeşitli silahlara ve işkence aletlerine de tanık olabiliyorsunuz. Ücretsiz olan “Museo del Oro y Arquelogia”da Sinu insanlarına ait ince işlemeli altın koleksiyonunu görebiliyorsunuz. Şehir duvarları dışında bulunan “Casa de Rafael Nunez”de ise Kolombiya’nın milli marşının ve anayasasının yazarlarından olan eski başkan, şair ve avukat Rafael Nunez’in hayatına yakından tanıklık edebiliyorsunuz. Üstelik müzenin hemen karşısında yer alan parkın içindeki “Ermita del Cabrero” isimli şapelde de Nunez’in külleri bulunuyor. Müzelere ek olarak Iglesia de San Pedro Claver, Iglesia de Santo Domingo,  Iglesia de Santo Toribio de Mangrovejo ve Katedral’i de ziyaret edebiliyorsunuz.

Biz Murat’la bir süre şehir duvarlarında dolanıp, duvarların kuzeyinde yer alan “Las Bovedas” isimli 1792-1796 yıllarında inşa edilmiş 23 mahzenden oluşan bölgeyi ziyaret ediyoruz. Bu mahzenler günümüzde sinek avlayan hediyelik eşya dükkanlarına dönüştürülmüş durumda. Sonrasında da birkaç müzeyi geziyoruz ve karnımızı doyurmak üzere klimalı cafe’lerden bir tanesine geçiyoruz. Yemek ve serin ortam bizi o kadar rahatlatıyor ki bir süre ikimizin de mekandan çıkası gelmiyor. İki saat sonunda dışarı çıktığımızda sıcaklık hala oldukça etkili. Murat odaya dönüp bir süre dinlenmeye karar veriyor, ben de bir süre daha sokaklarda dolanıyorum. Şansıma şehirde sanat bienalinin olduğunu öğreniyorum. Bir harita alıp birkaç sergi salonunun peşinde koşturuyorum. Sonrasında da sıcağa yenilip odanın yolunu tutuyorum.

Hava kararana kadar bir süre odada dinlendikten sonra akşam yemeği için tekrar eski şehir merkezine gidiyoruz. Bir türlü yemek yiyecek adam gibi restoran bulamıyoruz. Neredeyse bir saate yakın bir aşağı,  bir yukarı sokaklarda yürüyoruz. Ya fiyatlar çok pahalı, ya da mekanlar bize hitap etmiyor. Sonunda meydanlardan bir tanesindeki Lübnan yemeği yapan restoranı tercih ediyoruz. Hazırladıkları set menünün içerisinde köfte ve humus olması beni benden almaya yetiyor zaten.

Yemek sonrasında sabahtan gözümüze kestirdiğimiz renkli bara yöneliyoruz. Açık havada Küba dansı yapan grubun şarkıları eşliğinde kokteyllerimizi yudumluyoruz. Bu sırada sokaklar bomboş. Arada geçen at arabalarının tıkırtıları da olmasa bizden başka kimse yokmuş hissi hakim. Gecenin karanlığında konakladığımız bölgeye doğru ilerlediğimizde, bu sokağa neden parti sokağı dendiğini daha da iyi anlıyoruz. Herkes sokakta ve müzik son ses. Bizim odamız konakladığımız otelin iç kısmında yer alsa bile müziği duyabiliyorsunuz. İçten içe parti hostellerinden birinde kalmadığımıza şükredip ertesi günün planlarına yoğunlaşıyoruz. Ertesi gün için Murat, Santa Marta üzerinden Tayrona Milli Parkı’nı ziyaret etmeyi planlıyor. Bense, daha önce Japonya’da tanıştığım Kanadalı arkadaşlarım Cartagena’ya geleceği için bir gün daha şehirde kalmaya karar veriyorum.

Medellin, Kolombiya.

Standart

10 Mart 2014, Pazartesi.

IMG_2295

DSC05522

DSC05524

DSC05555

 

Yukarı çıkarken kaçıncı basamakta olduğunuz sizi motive etmek adına her on basamakta bir yazıyor.

DSC05567

IMG_2237

IMG_2442

 

Tepeden muazzam manzara.

IMG_2287

Meşhur kaya tuktuk’ların üzerinde bile yerini almış.

Kahvaltıdan sonra Medellin’in biraz dışarısında yer alan Guatepe isimli kayaya gitmek için yola koyuluyoruz. 1811 yılında İspanyollar tarafından kurula Guatepe’nin ismi Quechua dilinde “taşlar ve kayalar” anlamına geliyor ve bunu da muhteşemen manzarasından alıyor. Günümüzde 1960′larda bölgeye kurulmuş hidroelektrik baraj nedeniyle ülkenin elektrik üretiminde önemli bir yer tutuyor.

Medellin’den Guatepe’ye gitmek için ilk olarak “Terminal del Norte” olarak bilinen otobüs istasyonuna gitmek gerekiyor. İstasyona gidiş için metroya atlayıp neredeyse yarım saatlik bir yolculuk sonrasında “Caribe” durağında iniyoruz. Buradan da Guatepe’ye gidecek ilk otobüse biletimizi alıyoruz. Yolculuk iki saat sürüyor.

Otobüs bizi bir benzin istasyonunun önünde bırakıyor. Dilerseniz bu noktadan sonra yolcuları bekleyen tuktuk’lardan birine atlayacağınız gibi tepeye kadar olan yolu yürümeniz de mümkün. Biz yürümeyi tercih ediyoruz ve on beş dakika sonrasında meşhur “La Piedra” yani kaya ile karşılaşıyoruz. Milyonlarca yıl önce oluşmuş bu kaya, kayaya ilk resmi tırmanış ise 1954 yılında yapılmı. Kayanın tepesindeki gözlem noktasına uzanan 740 adet basamak, günümüzde şehri ziyaret edenler için eşi benzeri bulunmaz manzaralar sunuyor. Basamaklar çıkarken her on basamakta bir kaç basamak çıktığınız yazıyor ve bu biraz da olsa motivasyonunuzu artıyor.

Tepeye çıktığımızda bir süre gözlem noktasında oturup manzarayı izliyoruz. Birbirini tamamlayan yapboz parçaları gibi gözüken kaya oluşumları gölün pastel rengi üzerinde oldukça etkileyici gözüküyor. Manzaranın tadına vardıktan sonra da alt gözlem katının biraz daha aşağısında yer alan büfelerden bir tanesine oturup biralarımızı yudumluyoruz. Sonrasında da şehre dönmeden önce karnımızı doyurmaya karar verip manzaraya bakan restoranlardan birine geçiş yapıyoruz. Sipariş ettiğimiz yerel balık oldukça lezzetli. Dilerseniz Guatepe’ye uğramışken rengarenk şehir merkezini gezip, göl kenarındaki yürüyüş yolunda yerellere karışabilir, göl üzerinde çelik kablolar ile de kayabilirsiniz (ziplining). Hatta ve hatta göl üzerinde tekne turuna da çıkabilirsiniz, bu tekne turlarının birçoğu gölün ortalarında bulunan bombalanmış Pablo Escobar’ın malikanesine de uğruyorlar.

Dönüş yolunda otobüs beklerken Hollandalı Ruben ve Myrte ile tanışıyoruz. Otobüs yerine aynı fiyata (kişi başı 12000 COP) bizi şehre götürmeyi öneren taksi şoförünün teklifini kabul ediyoruz. Böylece yolculuk hem daha hızlı, hem de daha konforlu geçiyor. Medellin’e ulaşana kadar yoldan, yol maceralarından bahsediyoruz. Ruben, bir süredir Orta ve Latin Amerika’yı geziyormuş, kardeşi Myrte ise kısa bir süreliğine Kolombiya’da ona katılmak için gelmiş. Taksi şoförü bizi otobüs istasyonunda indirince, akşam trafiğini umursamadan buradan da ayrı bir taksiye biniyoruz. Hostele vardığımızda hava kararmış bile. Aynı gece Medellin’den Kolombiya’nın turizm başkenti Cartagena’ya otobüsümüz olduğu için hostele varır varmaz hızlıca yerel restoranlardan birinden karnımızı doyurup otobüs istasyonunun yolunu tutuyoruz.

9 Mart 2014, Pazar.

 

DSC05422

IMG_2123

IMG_2119

IMG_2115

IMG_2121

IMG_2127

IMG_2132

IMG_2139

Medellin Modern Sanat Müzesi’nden.

DSC05426

DSC05428

DSC05430

DSC05438

DSC05452

DSC05456

DSC05503

DSC05506

DSC05508

DSC05509

DSC05510

DSC05511

Medellin sokaklarından manzaralar.

IMG_2144

DSC05463

DSC05468

DSC05470

DSC05474

DSC05476

DSC05480

Plazoleta de las Esculturas’dan.

DSC05441

DSC05448

Parque San Antonio’dan.

DSC05489

IMG_2153

IMG_2159

IMG_2160

IMG_2172

IMG_2173

Museo de Antioquia’da yer alan Botero eserleri.

DSC05496

DSC05502

IMG_2184

IMG_2189

IMG_2192

IMG_2199

IMG_2204

Museo de Antioquia’dan.

Güzel ve hafif kapalı bir pazar gününe uyanıyoruz. Günlerden sonra ilk defa saatin alarmını kurmadan uyuduğumuz için gözlerimizi açtığımızda saatin neredeyse ona geldiğini görmek bizi oldukça şaşırtıyor. Bedenimiz bütün yorgunluğunu atmış gözüküyor. Uyandıktan sonra güzel bir kahvaltı arayışı ile kendimizi dışarı atıyoruz. Konakladığımız hostel, Casa Kiwi, şehrin kuzey bölgesinde yer alan “El Poblado” mahallesinde bulunuyor. Burası görece lüks bir semt ve şehrin iyi restoranları, cafe’leri ve butik mağazaları yol kenarlarında sıralanıyor. Dolayısıyla pazar gününü dışarıda geçirmek isteyen yereller sağ olsun, dolu olmayan kahvaltı yapabileceğimiz bir restoran bulmamız yarım saatimizi alıyor. Bulduğumuz restoran ise bir adet omleti bir saate yakın sürede hazırlayamayarak rekordan rekora koşuyor. Sonunda kahvaltımızı yaptıktan sonra şehri gezmek için kendimizi sokaklara atıyoruz.

Ana caddeye kadar çok da emin olmadan yürüyoruz. Amacımız şehrin eski merkezine gitmek, öncesinde de “Museo de Arte Moderno de Medellin” olarak bilinen Modern Sanat Müzesi’ne uğramayı planlıyoruz. Şans eseri yol kenarında yol sorduğumuz eczaneden bir şeyler alan Maria bize yardımcı olmaya karar veriyor. Arabasını işaret ederek bizi müzeye bırakabileceklerini belirtiyor. Arabada eşi ve kızı yanına sıkışıyoruz. Daha önce Türkiye’ye geldiklerini, herkesin eşini Türk sandığını anlatıyor. İstanbul’u çok sevdiklerinden bahsediyor. Bize şehir ve ülke hakkında ipuçları vermeyi ihmal etmiyor. Öyle ki müzenin otoparkında arabadan çıkmadan bir süre daha muhabbete dalıyoruz. En sonunda iletişim bilgilerini, tavsiyeleri alıp yolumuza koyuluyoruz.

Tek katlı Modern Sanat Müzesi farklı akımdan sanat eserlerini sergiliyor. Yarım saat içerisinde müzeyi gezmek mümkün. Müze sonrasında pazar gününün de etkisiyle kapalı ve boş sokaklardan şehir merkezine kadar yürüyoruz. Sokaklarda bizden başka kimseler yok. Bir saatlik yürüyüş sonrasında ana merkeze geldiğimizde sokaklar daralmaya, kalabalıklaşmaya ve kirlileşmeye de başlıyor. Parque San Antonioda Medellin’in en ünlü isimlerinden biri olan ressam ve heykeltıraş Fernandor Botero’nun üç adet bronz heykeline denk geliyoruz. Bunlardan bir tanesi meşhur “Pajaro de Paz” yani barış kuşu. Parque Berrio’da bir diğer bronz heykel “La Gorda” bizi karşılıyor. “Plazoleta de las Esculturas”a vardığımızda ise Botero’nun yirmiden fazla heykeli ile karşılaşıyoruz. Meydana gelmemizle pazar günü herkesin nereye saklandığını anlamamız bir oluyor. Heykellere tırmananlar, fotoğraf çektirmeye uğraşanlar, banklarda oturup muhabbet edenler, plastik oyunca ve balon satıcıları, dondurma ve meyve tezgahları meydanı dolduruyor.

Iglesia la Veracruz‘un mimarisine hayran olup Kolombiya’nın en eski ikinci müzei olan ‘Museo de Antioquia’yı ziyaret ediyoruz. Şansıma bir önceki gün Dünya Kadınlar Günü olduğu için bana giriş ücretsiz. Kolomb öncesi, koloniyel dönem ve modern sanat eserlerine ek olarak müze içerisinde Botero’ya ayrılmış bir kat da bulunuyor. Genelde tombik – kendi deyimi ile “hacimli” – figürleri ile tanınan Botero eserleri, birkaç sene önce İstanbul’da Pera Müzesi’nde sergilendiğinde de ziyaret etme fırsatı bulmuştum. Tekrardan yerinde, Medellin’de ziyaret etmek ise ayrı keyifli oluyor.

Müze sonrasında Murat’la sokaklarda bir süre dolanıyoruz. Şehir merkezi yoğun bir evsiz nüfusuna ve akın akın kalabalıklara da ev sahipliği yapıyor. Biz duruma çok anlam veremiyoruz. Hava kararmaya yakınken de metroya atlayıp konakladığımız bölgeye geri dönüş yapıyoruz. Üstelik metroya da ücretsiz biniyoruz. İlk işimiz Kolombiya’nın meşhur kahve zinciri “Juan Valdez”de kahve içmek oluyor. Öğrendiğimize göre Kolombiya, A kalite kahvesinin neredeyse tamamını farklı ülkelere ihraç ediyor. Fakat Juan Valdez isimli bu zincir, A kalite kahveleri kendisine saklayarak çok cüzi miktarlara harika kahve hizmet ediyor. Hostele döndüğümüzde Murat’ın Medellin’de yaşayan arkadaşı İngiliz Mark’ın akşam yemeği yeme teklifini değerlendiriyoruz ve bir süre hostelde soluklandıktan sonra Mark ile buluşmaya çıkıyoruz.

Mark bir seneye yakındır Medellin’de olduğundan bahsediyor. Gün içerisinde ülkede seçimler yapıldığı için ulaşımın ücretsiz olduğunu, ülke çapında seçimler dolayısıyla alkol yasağı olduğunu ve bu nedenle hiçbir yerin alkol satmadığını da sözlerine ekliyor. Mark’ın ülke hakkında anlattıkları kafamızda belli şeylerin netleşmesine yardımcı oluyor. Harika bir yemek ve güzel sohbetten sonra aralıksız yağan yağmur eşliğinde Mark’a veda edip hostelimize geri dönüyoruz.

Salento, Kolombiya.

Standart

8 Mart 2014, Cumartesi.

DSC05203

 

Salento’dan Cocora Vadisi’ne giderken jeep’imize binen çiftçiler yanlarında radyolarını da taşıyorlar.

DSC05208

DSC05213

DSC05218

DSC05219

DSC05227

 

Salento’dan Cocora Vadisi’ne gidişte manzaralar muazzam.

DSC05229

 

Yürüyüş başlasın!

IMG_1899

DSC05234

DSC05238

 

IMG_1903

DSC05241

DSC05260

DSC05262

 

Cocora Vadisi yürüyüşünün ilk kısmı düzlük alanda gerçekleşiyor.

DSC05268

DSC05273

 

IMG_1918

IMG_1922

 

IMG_1924

IMG_1927

IMG_1932

DSC05282

DSC05284

DSC05287

 

Yürüyüşün ikinci kısmında bulut ormanı içerisinde ilerlemeniz gerekiyor.

DSC05293

DSC05294

DSC05304

DSC05306

DSC05329

 

Acaime’de sinekkuşları eşliğinde şeker kamışı çayı ve peynir.

DSC05338

DSC05339

 

La Montana’ya çıkışta.

DSC05342

DSC05344

DSC05348

DSC05349

DSC05352

IMG_1956

 

IMG_1970

IMG_1973

IMG_1977

IMG_1979

DSC05379

 

IMG_1987

IMG_2003

IMG_2004

IMG_2006

IMG_2008

IMG_2025

IMG_2028

 

Dönüş yolunda.

DSC05420

 

IMG_2072

 

IMG_1896

Kahve çiftliği.

DSC05405

DSC05407

 

IMG_2032

DSC05411

DSC05412

 

Farklı kahve çekirdekleri.

DSC05413

 

Kahve çekirdeklerinin farklı aşamaları.

DSC05415

IMG_2057

Kahvemizi kavuruyoruz.

IMG_2075

Konakladığımız hostelin köpeği.

Ne erken uyanmalar bitiyor, ne de otobüs peşinde koşuşturmalar. Sabah saatimiz yine havanin ilk aydınlandığı saatlerde çalıyor, biz de kendimizi yataktan dışarı atıp “Valle de Cocora”ya yani Cocora Vadisi’ne gitmek için hazırlanıyoruz. Vadiye ulaşabilmenin en kolay yolu ana meydandan kalkan jeep’ler (genelde iki saatte bir); ama bunlar da sayıca az olduğu için jeep saatinden biraz daha erken bölgeye gitmeniz gerekiyor. Biz ilk jeep’in saat 07:30′da kalktığını öğrenince erkenden meydana gidip yerlerimizi garantiliyoruz. Cocora Vadisi’ne uzanan yol 40 dakika kadar sürüyor. Yol boyunca nefes kesen manzaralardan geçiyoruz. Etrafta başı boş koşuşturan atlara denk geliyoruz. Daha vadiye varmadan bizi bekleyen yürüyüş rotasının fazlasıyla tatmin edici olacağını içten içe hissediyoruz.

Vadiye vardığımızda farklı rotalar olduğunu öğreniyoruz. En popüler olan Acaime rotası. Mavi kapıdan giriş yaparak çok net şekilde işaretlenmiş rotayı takip edebiliyorsunuz. Acaime’ye kadar olan yürüyüş toplamda iki, iki buçuk saat kadar sürüyor. Yürüyüşün ilk kısmında yemyeşil bir vadinin içerisinden yürüyorsunuz. Yol boyunca atlar, inekler size eşlik ediyor. İki tarafınızda da yeşilin tüm renklerini görebiliyorsunuz. Yolun ikinci kısmı ise biraz daha zorlaşıyor ve kendinizi bir bulut ormanı içerisinde buluyorsunuz. Sayısız asma köprüden kıvrıla kıvrıla uzanan nehri geçip kütükler üzerinde atlaya zıplaya yolunuzu bulmaya uğraşıyorsunuz. Üstelik bütün bunu kaygan ve çamurlu zemin üzerinde düşmemeye çalışarak yapıyorsunuz.

Biz yürüyüşe başladığımızda dağ tepe tutkunu Murat’ın benden çok daha hızlı hareket edeceği de belli oluyor. Ben arkadan sallana sallana ilerleyip, hostelden ödünç aldığımız plastik çizmelere alışmaya çalışırken ve bol bol fotoğraf çekerken Murat’ı çok da bekletmek istemiyorum. Bu nedenle ayrılıyoruz. O önden gidiyor, ben de yavaş tempomla arkadan takip ediyorum. Bütün yürüyüş rotası boyunca en fazla 2-3 yabancıya denk geliyorum. Bulut ormanı derinliklerindeyken belirli noktalarda “Acaba başıma bir şey gelir mi?” diye sorgulasam da sağ salim ilk etabı tamamlıyorum. Acaime’nin girişinde ise buraya benden yarım saat önce ulaşmış Murat ile karşılaşıyorum. Çoktan molasını vermiş, çayını içmiş bile.

Acaime Doğa Rezervi’ne girebilmek için 5000 Peso giriş ücreti ödemek gerekiyor; ama bunun karşılığında tepedeki rezerve ulaştığınızda sıcak içeceğiniz sizi hazır bekliyor. Tepeye çıktığımda beni tek bekleyenin sıcak içecek değil; ama onlarca sinekkuşu olduğunu görünce keyfim iyice yerine geliyor. Monteverde, Kosta Rika’dakine benzer bir şekilde kuşlar için hazırlanan suluklar onlarcasını bölgeye çekmeye yetiyor da artıyor bile. Görevlinin bana hazırladığı panela yani kahverengi şeker içeceğimi bir dilim peynir ile beraber yudumlarken rengarenk kuşları izliyorum. Bölgede altı farklı türde sinekkuşu olduğu söyleniyor. Biraz soluklandıktan sonra da yolun ikinci kısmına başlıyorum.

Bir kilometre kadar aynı yolu takip ettikten sonra yol ikiye ayrılıyor. Geldiğiniz yoldan dönebileceğiniz gibi La Montana rotasını da takip edebiliyorsunuz. La Montana’ya oldukça dik bir yolu takip ederek ulaşıyorsunuz. Tırmanış neredeyse kırk beş dakika kadar sürüyor. Tepeye vardığınızda ise buraya konuşlanmış sevimli bir bahçe ortasında yer alan bir kulübe ile karşılaşıyorsunuz. Çiçeklerle ve sevimli köpeklerle dolu bu kulübenin bahçesinde bir süre soluklanıp manzarayı izliyorum; sonrasında da dönüş yoluna devam ediyorum. Tepeye çıktıktan sonra yolun geri kalanı oldukça kolay. Bir, bir buçuk saat kadar süren dönüş yolu yokuş aşağı devam ediyor ve bu yürüyüş sırasında büyüleyici manzaralara tanık oluyorsunuz. Bölgede en sık göreceğiniz bitkiler ise “wax palm” olarak anılan palmiye ağaçları. Aynı zamanda Kolombiya’nın milli ağacı olan bu palmiyeler altmış metreye kadar büyüyebiliyorlar ve 120 yıl kadar da yaşayabiliyorlar. Dönüş yolunda belirli noktalarda manzarayı sindirebilmek için durup soluklanma ihtiyacı hissediyorum. Gördüklerim o kadar güzel ki, aklıma takılan tek şarkı My Morning Jacket’den “Wonderful” oluyor.

Başladığım noktaya vardığımda ise Murat’ı çoktan yürüyüşü bitirmiş, yemeğini yemiş buluyorum. İlk jeep’e atlayıp Salento’ya dönüyoruz. Toplamda altı saatlik yürüyüş (benim için altı saat tabii, Murat daha kısa sürede bitiriyor) bizi oldukça tatmin ediyor. Şehir merkezine döndüğümüzde ben daha önceden gözüme kestirdiğim bir restoranda karnımı doyuruyorum. Sonrasında da konakladığımız hostel aracılığıyla yerel organik kahve çiftliklerinden bir tanesine bir tur ayarlıyoruz. Tur 14:00′te başlıyor; ama bizim beklediğimizden farklı olarak tura sadece Murat ve ben yazılmışız. Bize bir bilet veriyorlar ve kahve çiftliğini bizim bulmamız gerekiyor. Sabahın yürüyüşünden sonra kahve çiftliğine olan yirmi dakikalık yürüyüş bize oldukça zor geliyor, daha doğrusu rahat rahat yokuş aşağı inerken dönüşte o yokuşu tekrardan nasıl çıkacağımızı düşünüp hayıflanıyoruz.

“Finca Don Eduardo” isimli çiftliği bulduğumuzda 24 yaşındaki rehberimiz Antonio bizi karşılıyor ve yaklaşık bir saat boyunca bize kahve üretimindeki aşamaları teker teker anlatıyor. Sonrasında da beraber öğüttüğümüz taze kahveyi içiyoruz. Kolombiya kahvesini yerinde tatmak son derece keyifli. Antonio, Kolombiyalıların kahveyi “suave” yani yumuşak sevdiğinden; bol şeker ve süt tercih ettiğinden bahsediyor. Antonio’ya teşekkür edip hostele geri dönüyoruz. Çantalarımızı alıp minibüs istasyonuna yöneliyoruz. Kolombiya’nın en büyük şehirlerinden biri olan Medellin’e uzanan uzun bir yolumuz var.

Bindiğimiz minibüs bizi ilk olarak Pereira’ya götürüyor. Buradan Medellin’e düzenli otobüsler kalkıyor. Otobüs değiştirmek için beklerken yine otobüs istasyon restoranlarındaki yemeklere kalıyoruz. Karnımızı doyurup Medellin otobüsümüze biniyoruz. Medellin’e olan yol neredeyse beş buçuk saat sürüyor. Geceyarısını biraz geçe Medellin’e varıyoruz. Bir taksiye atlayıp konaklamak istediğimiz hostele gidiyoruz. Odamızı ayarlayıp fazlasıyla hak ettiğimiz uykularımıza dalıyoruz.

7 Mart 2014, Cuma.

IMG_1765

IMG_1767

 

Yağmurlu Neiva sabahına merhaba diyoruz.

IMG_1781

IMG_1788

IMG_1789

IMG_1844

IMG_1851

IMG_1869

 

Salento’ya uzanan neredeyse sekiz saatlik yolculuğumuzdan manzaralar.

IMG_2080

IMG_1891

DSC05186

DSC05187

DSC05188

DSC05190

 

DSC05202

 

DSC05195

DSC05192

DSC05200

Rengarenk Salento’dan görüntüler.

Saatler 06:00′yı gösterirken uyanıyoruz ve hızlı hızlı hazırlanıp odadan çıkıyoruz. Bir önceki gün Neiva’dan bizi Tatacoa Çölü’ne getirmiş olan şoförümüz, bizi tekrardan Neiva’ya götürmek için hazır bekliyor. Uykulu gözlerle bu sefer pick-up arkasına değil de, ön bölmesindeki koltuklara oturuyoruz. Neiva’ya vardığımızda yağmurlu bir hava bizi karşılıyor. Öyle ki köprü altlarında yoğun su birikintileri nedeniyle yolda kalmış arabalar görüyoruz. Bu sahneler oldukça tanıdık geliyor bize Türkiye’den.

Neiva otobüs istasyonuna vardığımızda bir önceki gelişimizde olduğu gibi istasyondaki restoranımızda  karnımızı doyururken, restoranın hemen yanı başındaki meyveci teyzeden de taze sıkılmış neredeyse bir litrelik meyve sularımızı alıyoruz. Sonrasında da Neiva’dan kahve bölgesi ya da üçgeni olarak bilinen “Eje Cafeteria”nın en büyük şehirlerinden biri olan Armenia’ya gidecek ilk otobüse bir bilet alıyoruz. Otobüs yolculuğu neredeyse yedi saate yakın sürüyor. Armenia’ya vardığımızda ise asıl gitmek istediğimiz minik Salento şehrine gidecek başka bir minibüse biniyoruz. Sabah gün doğumunda başlayan yolculuğumuz, neredeyse gün batmek üzereyken Salento’ya ulaşmamızla son buluyor böylece.

“Plantation House” olarak bilinen aynı zamanda bölgede organik kahve çiftlikleri de işleten hostele gidip bir oda ayarlıyoruz. Oda o kadar küçük ki, içeride hareket ederken Murat ile birbirimize çarpmamak için mücadele vememiz gerekiyor resmen. Odaya yerleştikten sonra da gün batmadan şehir merkezini keşfe çıkıyoruz. Yemyeşil bir vadinin ortasında yer alan Salento şehri rengarenk ahşap evlerden ve küçücük bir meydandan oluşuyor. Evlerin pembesi, yeşili, turuncusu, mavisi, kırmızısı en canlısından adeta bir tablo gibi duruyor. Bir süre sokaklarda dolandıktan sonra çok uzun zamandır bir şey yemediğimiz için güzel bir akşam yemeği yemek üzere hostelimizin yakınlarındaki restorana gidiyoruz.

Yemek siparişi sonrasında Murat restoranın köpeği ile oynarken bir anda kıyamet kopuyor resmen. Öyle bir yağmur yağmaya başlıyor ki, biz iç kısımda oturmamıza rağmen yağmurdan etkileniyoruz. Son derece leziz körileri mideye indirdikten sonra yağmur dursun diye epeyce uzun bir vakit restoranda vakit öldürüyoruz. Yağmur biraz hafiflediğinde de günün koşuşturmacasından ve yolda geçen zamandan yorgun erkenden uyuyoruz.

Tatacoa Çölü, Kolombiya.

Standart

6 Mart 2014, Perşembe.

DSC05085

DSC05100

DSC05106

DSC05107

DSC05108

DSC05113

DSC05120

DSC05127

DSC05136

DSC05137

DSC05138

DSC05142

DSC05150

DSC05161

DSC05173

DSC05177

 

Tatacoa Çölü’nün muhteşem manzaraları.

DSC05184

IMG_1754

Akşam katıldığımız astronomi turundan.

Saatler 06:00′yı göstermeden yağmurlu Bogota sabahına uyanıyoruz. Bir önceki geceden ayarladığımız taksi bizi otobüs istasyonuna götürmek için hazır bekliyor. Ama taksiyi bir görün, bir daha görün. Aracın içerisinde birisi dikiz aynasının yerinde duran iki adet elektronik ekran, bir adet tablet bulunuyor. Tablet şoförün tam kafasının hizasında yer alıyor. Bütün yolculuk boyunca şoför bizi istasyona taşırken bir yandan da arkadaşları ile internet üzerinden konuşuyor. Her şey o kadar teknolojik ki. Murat da, ben de bir süre şaşkınlığımızı gizleyemiyoruz.

Otobüs istasyonuna vardığımızda son derece organize ve düzenli bir mekanla karşılaşıyoruz. Yan yana dizili otobüs firmalarına ek olarak, büfeler ve restoranlar da yolcuların hizmeti için hazır bekliyorlar. Neiva’ya gidecek ilk otobüse bilet alıyoruz. Son derece konforlu yolculuğumuz beş saatten biraz daha fazla sürüyor. Murat otobüsün nöbetini beklerken, ben neredeyse bütün yol boyunca mışıl mışıl uyuyorum. Amacımız Bogota’nın güneyinde yer alan Tatacoa Çölü’ne gidebilmek. Çöle ulaşabilmek için Neiva’dan Villa Vieja isimli şehre geçiş yapmamız, Villa Vieja’dan da taksi tutmamız gerekiyor. Öğlen saatlerinde Neiva’ya vardığımızda şansımıza Neiva istasyonundaki şoför bizi pick-up’ı ile çöle kadar bırakabileceğini belirtince teklifini hemen kabul ediyoruz. Neiva’dan Villa Vieja’ya olan yol da bir saat kadar sürüyor.

Küçük şehirleri geçip çölün bulunduğu bölgeye girdiğimizde bir anda iklim, bitki örtüsü ve topografi değişiyor. Şoförümüz bizi çölün sonlarına doğru yer alan bir otelin önünde indiriyor. Gece için otelle anlaşıp eşyalarımızı bırakıyoruz. Hava sıcak ve boğucu. Sonrasında da çölü gezmeye çıkıyoruz. Tatacoa Çölü, Kolombiya’da La Guajira’dan sonra en büyük ikinci kuru alan. Adının aksine burası aslında bir çöl değil; kurumuş bir tropik orman. 330 kilometrelik gri ve turuncu topraklarla kaplı, kaktüslerle süslü bu bölgeye aynı zamanda “Hüzün Vadisi” de deniyor. Şansımıza hava sıcak olmasına rağmen güneş tepede değil.

Birbiri ardına sıralı turuncu tepecikler, yemyeşil kaktüsler ve kurumuş topraklar arasına kendimizi atıp iki saate yakın dolanıyoruz. Ortam o kadar gerçek dışı ki. Gözün alabildiğine uzanan bu değişik kaya oluşumlarının zamanında binlerce değişik ağaca, bitkiye ve çiçeğe ev sahipliği yaptığına inanmak oldukça zor.

Gün batımını manzarayı geniş bir şekilde görebilen küçük bir büfenin sallanan sandalyelerinde bira eşliğinde izliyoruz. Güneş saklanırken turuncu kayaları pastel kızılına boyuyor. Hava kararana kadar manzarayı sindiriyoruz. Sonrasında da “Observatorio Astronómico de la Tatacoa”nın yani astronomik gözlemevinin yolunu tutuyoruz. Gözlemevinde her akşam 18:30′da düzenli olarak astronomi turları düzenleniyor. Rehber Javier Fernando Rua bizi gözlemevinin terasına davet ediyor. Burada kurulmuş iki tane teleskop bizleri bekliyor. Akşamın geri kalanında etrafta tek bir ışık parçası bile yokken Javier bize yıldızları, supernova’ları, kara delikleri anlatıyor. Her şey tam da olması gerektiği gibi. Terasta yerde uzanırken Javier’in ispanyolca olarak anlattıklarının sadece %60′ını anlasak da, anlattığı her şey masal gibi geliyor. Dünyanın unuttuğu bu küçük çölde sessiz geceye uzanırken, yeryüzünde bizden başka kmse yokmuş gibi hissediyorum o an.

Tur sonrasında son derece yorgun ve uyumaya hazır telefonlarımızın ışıklarını fener yaparak karanlık yollardan otelimize dönüyoruz. Oteldeki teyzemiz yemeğimizi hazırlamış bile. Çok doyurucu olmayan öğünümüzü yedikten sonra erkenden kendimizi yataklara atıyoruz.

Bogota, Kolombiya.

Standart

5 Mart 2014, Çarşamba.

DSC04927

DSC04929

DSC04931 DSC04933

DSC04935

 

DSC05041

DSC04939

 

DSC04942

 

Zipaquira’dan manzaralar.

IMG_1565

Burda Telefon kulübeleri yerine bu sistem kullanılıyor. Görevliler zincirlenmiş telefonları kullanmak isteyenlere veriyor.

DSC04946

DSC04960

 

IMG_1519

DSC04987

DSC04991

DSC05005

DSC05016

 

Tuz Katedrali oldukça etkileyici.

DSC05017

 

Katedral içerisinde bu ne arıyor?

IMG_1538

IMG_1560

 

Maden girişinde farklı ülkelerin bayrakları yansıtılıyor, biz de Türk bayrağını bekleyeceğiz diye az kalsın kör oluyorduk.

IMG_1575

Monserrate tepesine çıkarken denk geldiğimiz lama.

 

 

 

DSC05050

 

DSC05055

DSC05051

DSC05056

DSC05059

DSC05063

DSC05074

 

IMG_1576

DSC05076

 

Monserrate tepesinden manzaralar.

IMG_1610

Füniküler yolculuğu.

IMG_1619

Yağmur bizi fena yakalıyor.

 

 

 

 

 

 

DSC05079

IMG_1629

IMG_1633

Şehrin modern yüzü kuzey mahallelerinde akşam yemeği.

Sabah erkenden uyanıyoruz. Hostelin bahçesinde kahvaltı yaparken bir süre konaklayan diğer insanlarla muhabbet edip ipuçları aldıktan sonra gitmeyi planladığımız Bogota’nın 50 kilometre kuzeyinde yer alan Zipaquira şehri için yola çıkıyoruz. İlk olarak konakladığımız bölgeden “Portal del Norte” istasyonuna gidecek bir otobüs buluyoruz. İstasyona vardığımızda da Zipaquira’ya gidecek küçük bir minibüse atlıyoruz. Yolculuk toplamda bir buçuk iki saate yakın sürüyor. Zipaquira’ya vardığımızda ise şehir merkezini bulana kadar biraz dolanıyoruz.

Bu küçük tarihi kasaba özellikle tuz madenleri ile ün yapmış. Şehirde akın akın yabancıları kendisine çeken bir adet “Tuz Katedrali” bulunuyor. İspanyollardan önce bölgede tuz ana kaynakken, sonrasında düşüş yaşanmış. Buna rağmen Kolombiya tuzunun %40′ı bölgedeki madenlerden çıkıyormuş.

Güvercinlerle dolu ana meydanda ufak bir tur attıktan sonra ünlü tuz katedraline doğru ilerliyoruz. Katedrali bulmamız biraz vaktimizi alsa da on beş dakikalık bir yürüyüş sonrasında katedrale ulaşıyoruz. Bölgede iki adet katedral bulunuyor. İlk katedral 1954′te açılmış; fakat daha sonrasında güvenlik nedeniyle 1992′de kapatılmış. Yerin 190 metre altında yer alan ve 1991-1995 yılları arasında inşa edilen ikinci katedral ise ziyaretçilere açılmış. Katedralin inşasında bölgeden toplam olarak 250.000 ton tuz çıkarılmış. Katedrali ziyaret edebilmek için düzenli aralıklarla gerçekleşen rehberli turlardan bir tanesine katılmanız gerekiyor. Biz en başta tur ile ilerlesek de bir noktadan sonra gruptan ayrılıyoruz.

Katedralde İsa’nın son günü 13 sahne olarak canlandırılıyor. Her sahnede rengarenk ışıklar, devasa haçlar yer alıyor.Katedralin ortamı ise oldukça etkileyici. İç içe geçmiş rengarenk koridorları ile adeta bir labirenti andırıyor. Katedralin iç kısımlarına ilerledikçe burada tuz madenini, hediyelik eşya dükkanlarını, mağazaları görüp bunların katedralin içerisinde ne aradığını sorguluyorsunuz.

Katedral içerisinde bir saat dolandıktan sonra dışarı çıkıyoruz ve Zipaquira şehir merkezinde meydanda yer alan restoranlardan bir tanesinde “Menu del dia” yani ucuz set öğle yemeği menüsü ısmarlayıp karnımızı doyuruyoruz. Sonrasında da Bogota’ya geri dönüyoruz. Bogota’da “Portal del Norte” istasyonuna vardığımızda “J” ile başlayan otobüslerden bir tanesine atlayıp “Las Aguas” istasyonunda iniyoruz.

Sonrasında ilk işimiz “Cerro de Monserrate” tepesine gitmek oluyor. Tepeye çıkış yolunu ararken şehrin göbeğinde bir lamaya denk gelince ben şaşkınlığımı gizleyemiyorum. 3152 metre yükseltide bulunan bu tepeye merdivenlerden (1500 adet)  tırmanarak çıkabileceğiniz gibi füniküler kullanarak da çıkabiliyorsunuz. Biz yukarı çıktığımızda manzara çok net gözükmüyor, bütün şehri kaplayan bir sis hakim. Tepede yer alan kilise Kolombiyalılar için oldukça kutsal sayılıyor. Kilise içerisinde 1650′lerden kalma bir İsa heykeli bulunuyor. Asıl kilise 1917 yılında depremde yıklınca bu kilise yerine yapılmış. Bir süre tepeden görülmeyen şehir manzaralarını izlemeye çalıştıktan sonra şehir merkezine geri dönmeye karar veriyoruz. Fakat o da, inişimizle aralıksız bir yağmurun başlaması bir oluyor. Biz de ilk gördüğümüz “Subway” restoranına sığınıyor. Yarım saat kadar yağmurun dinmesini beklesek de, yağmurun dineceği yok. İçeri her giren sırılsıklam ve şaşkın. Biz hostelimize çok yakın olduğumuzun bilinciyle geri kalan yolu koşarak gidebileceğimiz yanılgısına kapılıyoruz. Hostele döndüğümüzde Murat da, ben de sırılsıklamız.

Akşam yemeğine kadar hem kendimizi, hem de eşyalarımızı kurutmaya uğraşıyoruz. Sonrasında da bir taksiye atlayarak “Zona Rosa”ya, şehrin kuzeyine gidiyoruz. Kuzey ve güney farkı o kadar bariz ki, bir anda mahalle değil sanki şehir değiştirmiş gibi hissediyorsunuz. Lüks evler, alışveriş merkezleri, son model arabalar sokakları dolduruyor. Burada ünlü ve çok katlı “Andres DC” isimli restorana giriyoruz. Menü olarak bize bildiğiniz bir ansiklopedi getiriyorlar. Restoranda yok, yok. Bol müzikli, danslı, rengarenk bir geceden sonra hostelimize dönüyoruz.

4 Mart 2014, Salı.

DSC04882

DSC04884DSC04885

IMG_1482

DSC04888

DSC04895

DSC04899

DSC04904

DSC04905

DSC04906

DSC04907

DSC04926

DSC04910

DSC04911

DSC04913

 

 

DSC04924

IMG_1480

 

Rengarenk Bogota’dan manzaralar.

DSC04916

 

DSC04920

 

Colpatria Tower – 162 metre yüksekliği ile 1979 yılında tamamlandığında şehrin en yüksek gökdeleniymiş.

DSC04918

 

Plaza de Toros, eski boğa güreşi ringi – ringe bakan kırmızı tuğla evleri ile ünlü Rogelio Salmona’nın eseri.

Gece 00:00′a kadar olan vakti gözlerimi açık tutmaya çalışarak geçiriyorum, sonrasında da bir süredir Panama’da tatilini geçiren ve ülkesine dönecek olan yaşlı ABD’li teyze ile beraber bizim için ayarlanan taksiye atlayıp havaalanının yolunu tutuyorum. Havaalanına vardığımda Spirit Airlines’dan aldığım biletin işlemleri sorunsuz ilerliyor; fakat görevliler Kolombiya’ya girebilmem için Kolombiya’dan çıkış biletine ihtiyacım olduğunu söylüyorlar. Önceki yolculuklarımda benzer problemler yaşadığım için bu sefer panik yapmıyorum. Sakin sakin havaalanında internet olduğu için bu meseleyi kolayca halledebileceğimi belirtiyorum. Görevliler işlemlerimi tamamlıyorlar; fakat biletimi bana teslim etmek için çıkış biletini görmeyi bekliyorlar. Ben de internet üzerinden Murat’ın Kolombiya’dan Nikaragua’ya olan uçak bileti üzerinde isimleri değiştiriyorum ve kendi adımı ekliyorum, sonrasında da kendi kendime e-posta atıyorum. Sorun böylece halloluyor. (Çakallıkta sınır tanımıyorum.)

Normalde Panama’dan Kolombiya’ya geçişin iki yöntemi var. İlki ve en kolay olanı tabii ki uçmak; ama uçak biletleri oldukça pahalılar. İkincisi ise Panama ve Kolombiya arasında normal şartlarda üç dört gün süren tekne yolculuklarına katılmak. İşin komik tarafı bu tekne turları da uçak biletleri ile neredeyse aynı fiyattalar, hatta bazı durumlarda daha bile pahalılar. Bense Kolombiya’da beraber yolculuk yapacağım arkadaşım Murat (www.exploredforyou.com) ile buluşmak adına Panama’dan Kolombiya’ya uçak biletimi bir ay önceden alıyorum; ama şöyle küçük bir detay var, Bogoto’ya uçmadan önce ABD’ye Fort Lauderdale’e uçmam ve oradan Bogota’ya aktarma yapmam gerekiyor.

Uçağım tam tamına 03:07′de olsa da rötarlarla beraber ancak 03:30 gibi kalkış yapıyor. İki buçuk saatlik yolculuk sonrasında Fort Lauderdale’e varıyorum. Gümrük işlemlerini tamamlıyorum. ABD’de transit yapacak bile olsanız ülkeye giriş yapmanız gerekiyor. İşlemler beklediğimden de hızlı ilerliyor. Bogota uçağım ise 10:30′da kalkıyor. Dört buçuk saatlik yolculuğun neredeyse tamamında uyukluyorum. Bogota’ya vardığımda saatler 14:30′u gösteriyor. Murat bir gece önceden çoktan Bogota’ya varmış ve ikimiz adına şehir merkezinde bir oda ayarlamış bile.

Havaalanından şehir merkezine gidebilmek için ilk olarak havaalanın ücretsiz servisleri ile Transmilenio adı verilen ve bizdeki metrobüs sistemini andıran otobüs istasyonuna ulaşıyorum. Sonrasında da satın aldığım otobüs kartı sayesinde ineceğim son durak olan Las Aguas’a kadar otobüs beni götürüyor. Yol boyunca geçtiğimiz duvar resimleri ile dolu köprüler, duvarlar, binalar bu şehri seveceğime dair ilk ipuçlarını da veriyor.

Merkezi Bogota dört ana mahalleden oluşuyor: Bizim de konaklayacağımız, şehrin eski kalbi olan, koloniyel dönemden kalma mimarisini koruyan “La Candelaria”; şehrin eski finans sektörünün yoğunlaştığı “City Center” yani şehir merkezi; şehrin yeni finans merkezi “Centro Internacional” ve de tepelere doğru yer alan daha bohem kabul edilen “Macarena”. Şehrin kuzey bölgesi ise, şehir merkezinden oldukça farklı olarak kaliteli restoranlara, alışveriş merkezlerine, barlara; kısaca lüks mahallelere ev sahipliği yapıyor. Bu bölgelerde “Zona G” ve “Zona Rosa” gibi ünlü mahalleler yer alıyor.

Las Aguas durağında indikten sonra La Candelaria mahallesine yürümek ve konaklayacağımız hosteli bulmak çok vakit almıyor. Hostele yerleştiğimde ilk işim adam gibi bir duş alıp kendime gelmek oluyor. Sonrasında da odaya geçip bir süre oyalanıyorum ve kendime gelmeye çalışıyorum. Yarım saat içerisinde de Murat geliyor zaten. Birbirimizi görmeyeli neredeyse iki sene olmasına rağmen bütün bu süre içerisinde iletişimde olduğum en bir güzel yolculuk partnerim ile sonunda tekrardan bir araya gelmek beni oldukça mutlu ediyor. Murat bir önceki akşamdan Bogota’ya geldiği için günü şehir merkezindeki bisiklet turuna katılarak geçirmiş. Bir süre muhabbet edip bıraktığımız noktadan devam edebilecek aşamaya geldiğimizde de kendimizi dışarıya atıyoruz.

İlk işimiz konakladığımız mahalleyi gezmek oluyor. “La Candelaria” mahallesi Bogota’nın doğduğu mahalle olarak anılıyor. Dar sokakları, rengarenk binaları, küçücük ve her telden çalan dükkanları, neredeyse her duvarında alternatif duvar resimlerinin bulunduğu yapıları ile bölgeye daha ilk dakikalardan kanım çok ısınıyor. Burası aynı zamanda şehrin öğrencilerinin takıldığı mekan olarak da biliniyor. Bazı binaların tepelerinden bize bakan ve yerel sanatçı Jorge Olave tarafından yerleştirilmiş insan figürleri oldukça dikkat çekiyor.

Bölgede aynı zamanda 1846′da yapılmış ve şehre ait ilk heykel olan Simon Bolivar’ın heykelini barındıran “Plaza de Bolivar”, ana meydanın kuzeyinde yer alan ve 1538′de şehir kurulduktan sonra ilk ayine ev sahipliği yapan “Catedral Primada”, barok tarzda inşa edilmiş ve  Gregorio Vasquez tarafından yapılmış altı adet devasa resmi barındıran “Capilla del Sagrario”, adalet sarayı “Palacio de Justicia”, Fransız mimarisi ile dikkat çeken “Edificio Lievano”, meclisin toplandığı “Capitolio Nacional” dikkat çekiyor. Bu yapılara ek olarak aynı zamanda sayısız müze de şehir merkezini dolduruyor. 16. yüzyıldan kalma bir ev olan “Museo del 20 de Julio”, Kolombiyalı ünlü ressam ve heykeltıraş Fernando Botero’nun eserlerini barındıran “Museo Botero”, bozuk para koleksiyonu ile meşhur “Casa de Moneda”, ünlü sanat müzesi “Museo de Arte del Banco de la Republica”, geleneksel kıyafetlerin sergilendiği “Museo de Trajes Regionales”, koloni döneminden kalma sanat eserlerinin bulunduğu “Museo de Arte Colonial”, askeri bir müze olan “Museo Militar”, 19. yüzyıl Kolombiya’sının günlük yaşamına ışık tutan “Museo del Siglo XIX”, arkeoloji müzesi “Museo Arqueologico”, oldukça meşhur altın eserleri sergileyen “Museo del Oro”, modern sanat müzesi “Museo de Arte Moderno” bunlardan sadece birkaçı.

Murat’la ilk olarak eski bir tren vagonundan bozma cafe’de bir şeyler içtikten sonra hava kararana kadar sokaklarda dolanıyoruz. Şehir oldukça hareketli. Hava karardıktan sonra hostelimize gerip dönüp biraz dinlendikten sonra akşam yemeği için dışarı çıkmaya karar veriyoruz; ama bir iki saat öncesinin aksine sokaklar boşalmış ve daha erken olmasına rağmen birçok dükkan ve restoran kapanmış. Şaşkın şaşkın karnımızı doyuracak bir yerler aradıktan sonra şans eseri denk geldiğimiz küçük yerel restorana giriyoruz. Yemekler enfes! Seçimimizden oldukça memnun restorandan ayrılıp hostelimize geri dönüyoruz. Uyku öncesi muhabbetleri beklediğimizden uzun sürse de günün yorgunluğu ile güzel bir uykuya dalıyoruz.